Mezhepler Tarihi Özet

0 563

İslam Mezhepler Tarihi özetimize sitemizden çalışabilirsiniz. Sitemize kayıt olarak güncel paylaşımlardan haberdar olabilirsiniz.

Diğer ders notları için BURAYA tıklayın

Sitemize kaydolarak güncel paylaşımlardan haberdar olmak için BURAYA tıklayın

İslam Mezhepler Tarihi
A. MEZHEP VE KAYNAKLARI:
 Geçmişte ve günümüzde siyasî ve itikadî gayelerle vücut bulmuş İslâm düşünce ekollerine mezhep denir.

Mezhepler beşeri ve toplumsal oluşumların;
 doğdukları ortamı,
 doğuş sebeplerini,
 teşekkül süreçlerini,
 fikirlerini,
 mensuplarını,
 edebiyatını,
 yayıldıkları bölgeleri ve
 İslâm düşüncesine katkılarını temel kaynaklardan hareketle zaman-mekân bağlamında ve fikir-hadise irtibatı çerçevesinde betimleyici metotla ve tarafsız gözle inceleyen bir bilime de mezhepler tarihi denir.
 Mezhepler tarihinin amaçları, çeşitli mezhep, akım ve cemaatleri tüm yönleriyle araştırarak günümüz Müslümanlarının sahip oldukları değişik düşünce biçimlerini daha iyi anlamalarını sağlamaktır.
Mezhepler tarihinin konuları; tarihte ortaya çıkmış ve günümüzde yaşamakta olan mezheplerdir.

1. Mezhepler tarihi yazıcılığında küçük hacimli eserlere ne ad verilir?
A. Makâlât
B. İsbat-ı Vacip
C. Sünen
D. Tevarihu’l-Hülefâ
E. Müsned
denir. Belli fikirler etrafında toplananlara ise ashâbü’l-makâlât denir.

2. Aşağıdakilerden hangisi Mâturîdî’nin (v. 333/994) mezhepler tarihi ile ilgili günümüze ulaşmamış bir eseridir?
A. el-Fark beyne’l-Fırak
B. Makâlât
C. Kitabu’t-Tevhîd
D. Te’vilatu’l-Kur’an
E. el-Milel ve’n- Nihal
türünden eseri günümüze ulaşmamıştır.

3. Eş‘arî’nin (v. 324/935) hangi adlı kitabı en önemli mezhepler tarihi kitabıdır?
A. Makâlâtü’l-İslâmiyyîn
B. İtikâdâtü Fıraki’l- Müslimîn ve’l-Müşrikîn
C. Makâlât
D. el-Fark beyne’l-Fırak
E. el-Milel ve’n- Nihal
İslâm mezhepleri tarihi edebiyatının en önemli eserleri ise
 el-Fark beyne’l-Fırak: Abdülkâhir Bağdâdî (v. 429/1037);
 el-Milel ve’n- Nihal: Şehristânî (v. 548/1153);
 Osmanlıda İbn Kemal (v. 940/1533),
 Birgivî (v. 979/1571)
gibi yazarlar ve eserleriyle Hanefî-Maturîdî yazım geleneğini takip etmişlerdir.
Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak yüzlerce yıl
 Râzî, İtikâdâtü Fıraki’l- Müslimîn ve’l-Müşrikîn adlı kitabı okundu.
 1949’da kurulan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki Mezhepler Tarihi dersleri
 Yusuf Ziya Yörükan (v. 1954), Yaşar Kutluay (v. 1969),
 Muhammed Tancî (v. 1974) ve arkasından
 Ethem Ruhi Fığlalı tarafından okutulmuştur.
2
4. 1979’da hangi ülkede gerçekleşen devrim, Şia üzerindeki araştırmaları hızlandırmıştır?
A. İran’da
B. Irak’ta
C. Suriye’de
D. Lübnan’da
E. Filitin’de
5. ABD’deki 11 Eylül (2001) saldırısının ardından hangi mezhepler ilgi odağı olmuştur?
A. Selefîlîk ve Vehhâbîlik
B. İbadilik ve Haricilik
C. Mutezile-Kaderiye
D. Mürcie-Ehli Sünnet
E. Cebriye-Kerramiye
Bu akımlar hakkında batıda akademik düzeyde çok sayıda kitap ve makale yayımlandı.
Mezhepler tarihi müellifleri;
 İbn Sa’d,
 Belâzurî,
 Yakûbî,
 Taberî,
 Buhârî,
 İbn Ebî Hâtim,
 İbn Kuteybe,
 İbn Hallikân,
 Zehebî,
 İbn Hacer,
 Câhız, İbn Abd Rabbih,
 İsfehânî,
 İbnü’n-Nedîm’dir.
En fazla eser üretenler Mu‘tezile âlimleri:
 Cafer b. Harb (v. 236/850),
 Verrâk (v. 247/861),
 Câhız (v. 255/869),
 Zurkân (v. 278/891),
 Hayyât (v. 300/913 civarı),
 Belhî (v. 319/931) gibi ilim adamları öne çıkmıştır.
6. Aşağıdakilerden hangisi mezheplerin doğuşunda Sosyo-Politik Faktörler arasında yer almaz?
A. Halîfe Seçimleri
B. Hz. Osman Dönemi Olayları
C. Cemel ve Sıffîn Savaşları
D. Tahkim Olayı
E. Müteşabihât
B. MEZHEPLERİN DOĞUŞU
1. Psiko-Sosyal Faktörler:
 Her insan, düşünme ve yaşama biçimi olarak bir diğerinden farklıdır.
 Müteşabihât pek çok farklı yorumun ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
 “Allah’ın eli”, “Allah’ın yüzü”, “Allah’ın arşa istiva etmesi” gibi.
 İslâm, Mekke ve Medine sınırlarını aşıp geniş kitlelere ulaştıkça, farklı dinlere ve kültürlere mensup kişileri de kendi bünyesinde eritti.
 Yeni Müslüman olan kimseler, eski düşünme ve inanma biçimlerini terk etmelerine karşın, eski kültürel dokularını ve yaşam şekillerini belirli ölçüde muhafaza ettiler.
2. Sosyo-Politik Faktörler:
Bu faktörler, Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında, dört halîfe döneminde ortaya çıkan anlaşmazlıkları ifade etmektedir.
 Halîfe seçimleri,
 Hz. Osman’ın idaresi sırasındaki olaylar ve
 Hz. Ali döneminde yaşanan Cemel ve Sıffîn olayları gibi.
a. Halîfe Seçimleri:
3
 Hz. Peygamber’e yakınlığı ve İslâm’daki önceliğine binaen Hz. Ebû Bekir’in halîfeliği konusunda uzlaşıldı.
 Sa‘d b. Ubade dışında orada bulunan tüm sahâbe Hz. Ebû Bekir’e biat etti.
 Şia ise Hz. Muhammed, Ğadîr-i Hum denilen yerde ashâbını toplayarak, Hz. Ali’nin kendisinin vasîsi olduğunu dile getirmiş ve Hz. Ali’nin halîfeliğine işaret etmişti.
 Ancak Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer bir oldubittiye getirerek onun hakkını gasp etmişlerdi.
 Onların bu tavrı yalnızca Hz. Ebû Bekir ile sınırlı kalmadı; Hz. Ömer ve Hz. Osman’ı da gâsıb olarak değerlendirdiler.
b. Hz. Osman Dönemi Olayları:
 Fetihlerin durmasıyla birlikte Hz. Osman’ın otoritesi sorgulanmaya ve önceki halîfelerle kıyaslanmaya başlandı.
 Hilafetten kendi isteği ile vazgeçmesi yönündeki taleplere kulağını tıkadı ve sonunda isyancı Müslümanların elinde şehit oldu (35/656).
c. Cemel ve Sıffîn Savaşları:
 Hz. Aişe ile şura heyetinden Talha ve Zübeyr gibi seçkin sahabîlerin de bulunduğu bir kesimin, halîfeye karşı birleştiler.
 Talha ve Zübeyr gibi birçok sahabînin şehit olduğu Cemel Savaşı, Hz. Ali ve taraftarlarının lehinde sonuçlandı.
 Hz. Ali’nin Basra ve Kufe gibi eyaletleri kontrolü altına almasına ve otoritesini iyice güçlendirmesine imkân verdi.
 Suriye dışındaki tüm bölgeler Hz. Ali’ye biat etti.
 Suriyeliler ve Şam valisi olan Muâviye b. Ebi Süfyan, Hz. Ali’nin halîfeliğini tanımadı.
 Sıffîn ovasında Muâviye’nin ve Hz. Ali’nin ordusu arasında şiddetli bir savaş gerçekleşti.
 Cemel ve Sıffîn savaşlarında tümü Müslüman olan tarafların can kaybının, değişik rivayetlere göre elli bin ile yüz bin arasında olduğu tahmin edilmektedir.
d. Tahkim Olayı:
 Hz. Ali’nin hakemi olan Ebû Mûsâ el-Eşarî, antlaşmayı herkesin huzurunda dile getirdi.
 Ondan sonra söz alan Amr b. el-As ise antlaşma metnine sadık kalmayarak, Hz. Ali’yi görevden alıp yerine Muâviye’yi getirdiğini söyledi.
 Bunun üzerine ortalık yeniden karıştı.
 Bir sonuca varılmadan olay neticelendi.
 Hz. Ali’yi tahkime zorlayanlar, bunu yapmakla günah işlediklerini, fakat bu günahlarından tevbe ettiklerini, Hz. Ali’nin de tevbe etmesi gerektiğini ileri sürdüler.
 Daha da ileri giderek Hz. Ali’yi hakem tayin ettiğinden dolayı küfürle suçladılar.
 “Hüküm (hakemlik etmek) ancak Allah’ındır” sloganı altında toplanan ve Hz. Ali’ye cephe alan bu topluluk, İslâm tarihinde Haricîler olarak adlandırıldı.
 Hz. Ali, Nehrevan denilen yerde onların üzerine yürüdü ve pek çoğunu öldürdü.
 Ancak hicretin 40. yılında (m. 661) yine onlardan birisi olan Abdullah b. Mülcem tarafından şehit edildi.
 Böylelikle yaklaşık otuz yıl süren dört halîfe dönemi sonlanmış oldu.
7. Hz. Peygamber’e yakınlığı ve İslâm’daki önceliğine binaen Hz. Ebû Bekir’in halîfeliği konusunda uzlaşılmıştı. Sa‘d b. Ubade dışında orada bulunan tüm sahâbe Hz. Ebû Bekir’e biat etti. Şia ise Hz. Muhammed, bir yerde ashâbını toplayarak, Hz. Ali’nin kendisinin vasîsi olduğunu dile getirmiş ve Hz. Ali’nin halifeliğine işaret etmişti. Ancak Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer bir oldubittiye getirerek onun hakkını gasp etmişlerdi. Onların bu tavrı yalnızca Hz. Ebû Bekir ile sınırlı kalmadı; Hz. Ömer ve Hz. Osman’ı da gâsıb olarak değerlendirdiler. Bu iddia edilen yer aşağıdakilerden hangisidir?
A. Ğadîr-i Hum
B. Nehrevan
C. Hadramut
D. Zengibar
E. Taif
C. YÖNETİM, İMAN-KÜFÜR, KADERLE İLGİLİ OLUŞAN İLK MEZHEPLER
1. HARİCÎLİK:
 İnsanlardan, dinden, haktan veya Hz. Ali’den uzaklaşan ve yönetime karşı ayaklanarak cemaatten çıkanlar demektir.
 Hâricîlik, Sıffîn Savaşı’nda hakem olayının ortaya çıkışında bağlanmıştır.
 Hz. Ali’den ayrılanların meydana getirdiği bir fırkadır.
 Kendi görüşlerine katılmayan, önderlerini halife olarak tanımayan, Hz. Ali ve Hz. Osman’ı tekfir etmeyen ve lânetlemeyen Müslümanları kâfir sayıyorlar, acımasızca öldürüyorlardı.
 Ashâbtan Abdullah b. Habbâb b. Eret ile hamile eşini sorguya çekmişler (isti’raz) ve ‘Ali müşriktir’ demediği için öldürmüşlerdi.
 Nehrevân’da, Hz. Ali’nin ordusu tarafından Hâricîlerin tamamına yakını öldürüldü (38/658).
 Emevîler döneminde Hârici isyanları devam etmiştir. Abbasîler dönemi Haricîler açısından pek hareketli değildir.
 Haricî fırkaları, Muhakkime, Nâfi’ b. Ezrak’a nisbet edilir. İbâdiyye’yi Abdullah b. İbâd kurmuştur.
 İbâdîler devlet başkanı belirlemenin dinî bir görev olduğunu söylerler.
 Allah’ın sıfatlarının zâtından ayrı olmadığını söylerler.
 Büyük günah meselesinde amel, imandan bir parça değildir.
 Günümüzde İbâdiyye, başta Uman olmak üzere Hadramut, Zengibar, Libya, Tunus, Cezayir ve Batı Sahrâ’nın çeşitli yerlerinde varlığını sürdürmektedir.
4
8.
 Devlet başkanı belirlemek dinî bir görevdir.
 Allah’ın sıfatları zâtından ayrıdır.
 Büyük günah meselesinde amel, imandan bir parça değildir.
Günümüzde başta Uman olmak üzere Hadramut, Zengibar, Libya, Tunus, Cezayir ve Batı Sahrâ’nın çeşitli yerlerinde varlığını sürdüren ve yukarıda da görüşlerinden bazıları yer alan mezhep aşağıdakilerden hangisidir?
A. İbâdiyye
B. Hariciye
C. Vahhabiye
D. Selefiye
E. Dürzilik
2. MÜRCİE:
 Günahın imana zarar vermediği savunur.
 Abdullah b. Ömer, Sa’d b. Ebi Vakkâs, Muhammed b. Mesleme ve Üsâme b. Zeyd gibi sahâbîlerin bulunduğu birtakım kimseler tarafından ortaya konmuştu.
 İlk Mürciî fikirlerin oluşum dönemi Abdullah b. Ömer’in hayatının sonlarına doğru (60/680) başlamıştır.
9. İlk Mürciî fikirlerin oluşum dönemi aşağıdakilerden hangisinin hayatının sonlarına doğru başlamıştır?
A Abdullah b. Ömer
B Sa’d b. Ebi Vakkâs
C Muhammed b. Mesleme
D Üsâme b. Zeyd
E Hasan el Basrî
3. KADERİYYE:
 Kader inancını reddeden düşünce ve inanç akımı, sorumluluk doğuran fiillerin sadece insan iradesiyle gerçekleştiğini ileri süren itikadî mezheptir.
 Allah’ın belirlediği kader yerine insanın belirlediği bir kadere inanmaları ve fiilleri Allah’a değil insana isnat etmelerinden dolayı bu ismi almıştır.
 Kader konusunu gündeme getiren ilk kişinin Emevi halîfelerinden Abdülmelik b. Mervan döneminde Haccâc tarafından öldürülen Ma’bed el-Cühenî (v. 80/699) olduğu bilinmektedir.
 Tâbiûn âlimlerinden olan ve Hasan Basrî’nin derslerini izleyen el-Cüheni’nin kader konusundaki düşüncelerinin yaygınlık kazanmasında, ünlü Mu‘tezile bilginlerinden ve ekolün kurucularından Amr b. Ubeyd’in önemli etkisi oldu.
 Kaderiyye inançları el-Cühenî’den sonra, Halife Hişam b. Abdülmelik döneminde Geylân ed-Dımeşkî tarafından daha sistemli bir biçimde savunuldu.
10. Kaderiyye mezhebi inançları Halife Hişam b. Abdülmelik döneminde kimin tarafından daha sistemli bir biçimde savunulmuştur?
A. Geylân ed-Dımeşkî
B. Ma’bed el-Cühenî
C. Abdülmelik b. Mervan
D. Hişam b. Abdülmelik
E. Vâsıl b. Atâ
4. MU‘TEZİLE:
 Vâsıl b. Atâ’nın mürtekib-i kebîre konusunda farklı bir anlayışa sahip olan hocası Hasan el-Basrî’nin ders halkasından ayrılması ve onun, Vâsıl’ın kendilerinden uzaklaştığını ifade için Gad i’tezele ‘anne’l-Vâsıl demesiyle ortaya çıktığı bildirilmektedir.
 Mu‘tezile’nin gelişmesi Abbasîler döneminde olmuştur.
 Mu‘tezile, aklın sahası dışında bulunan âhirete ve metafiziğe ait bazı konuları akıl ile izah etmeye çalışmış ve akla kaldıramayacağı bir ağırlık yüklemiştir.
 Yeryüzünde tevhidi savunan yegâne mezhebin kendileri olduğunu iddia ederler.
 Mu‘tezile’ye göre adl, Allah’ın iyi (hasen) fiilleri işlemesi, kötü (kabih) fiillerin meydana gelmesinde etkisinin bulunmamasıdır.
 Gelecekte bir kimseye bir faydanın ulaştırılacağını veya ondan bir zararın giderileceğini bildiren habere va’d, onun bir zarara uğrayacağını yahut bir faydadan mahrum bırakılacağını içeren habere de vaîd denir.
 Allah’ın va’d ve vaîdinde durmaması, verdiği haberin vakıaya uygun olmaması söz konusu değildir.
 Büyük günah işleyen kişinin, küfrü gerektiren bir inkârda bulunmadığı için kâfir olmayacağı, fakat işlediği günah sebebiyle de imanda kalamayacağı, bu ikisi arasında bir yerde bulunacağı şeklinde açıklanmaktadır.
 İslâm davetinin yayılması, dalâlette olanların hidayete ermesi, hakkı bâtıla karıştırmak isteyenlerin zararlarının önlenmesi için her Müslüman’ın iyiliği emretmesi ve kötülükten sakındırması zorunlu bir görevdir.
11. Gelecekte bir kimseye bir faydanın ulaştırılacağını veya ondan bir zararın giderileceğini bildiren habere va’d, onun bir zarara uğrayacağını yahut bir faydadan mahrum bırakılacağını içeren habere de vaîd denir. Allah’ın va’d ve vaîdinde durmaması, verdiği haberin vakıaya uygun olmaması söz konusu değildir.
5
Yukarıdaki tanımlanan düşünceye sahip mezhep aşağıdakilerden hangisidir?
A. Mu’tezile
B. Haricilik
C. Mürcie
D. Kaderiye
E. Cebriye
12. Hz. Ali’den ayrılanların meydana getirdiği bir fırkadır. Kendi görüşlerine katılmayan, önderlerini halife olarak tanımayan, Hz. Ali ve Hz. Osman’ı tekfir etmeyen ve lânetlemeyen Müslümanları kâfir sayıyorlar, acımasızca öldürüyorlardı. Ashâbtan Abdullah b. Habbâb b. Eret ile hamile eşini sorguya çekmişler ve ‘Ali müşriktir’ demediği için öldürmüşlerdi.
Yukarıda anlatılan bu sorguya çekme işlemine ne ad verilir?
A. Muhakkime
B. Nâfi’ b. Erzak
C. İbâdiyye
D. İsti’raz
E. Menziletü beynel menzileteyn
13.
 Kur’an mahlûktur.
 Allah’ın ahirette görülmeyecektir.
 Allah’ın zatından ayrı sıfatları yoktur.
Yukarıda belirtilen görüşlere sahip mezhep, aşağıdakilerden hangisidir?
A. Cebriyye
B. Selefiyye
C. Mutezile
D. Haricîlik
E. Eşarilik
CEVAP: E
ÇÖZÜM: Mutezile’nin Kur’an’ ın yaratılmış olduğunu iddia ettiğine şahit olmaktayız. Mutezile’yi böyle bir iddiaya sürükleyen başlıca sebep tevhid sistemleridir. Mutezile’ye göre Allah’ın sadece zat ı kadimdir. Allah’ın zatı dışında O’na kadim bir sıfat hamledilirse, tevhid sistemi bozulur. Çünkü Allah’ın zatından başka kadim varlıklar var demek olur. Halbuki Allah haricinde hiçbir varlık kadim değildir. O halde, Allah’ın kelâmı olan Kur’an’ı Kerim de kadim olamaz. Dolayısıyla Kur’an’ın yaratılmış olması zorunludur.
D. SÜNNİLİK
1. EHL-İ SÜNNET VE’L – CEMAAT:
Hz. Peygamber’in, sahâbenin ve onların yolunu takip eden ilk nesillerin inanç sahasındaki görüş ve tercihlerini benimseyip izleyen geniş kesimlere verilen isimdir.
Ehl-i sünnet; Hz. Peygamber’in uygulamalarına ve sözlerine sıkı sıkıya bağlı gruplar tarafından sahiplenilmiş bir isimdir.
Hasan el-Basrî’den (v. 110/728) itibaren sistemleşmeye başlayan Ehl-i sünnet akaidi, hicri 2 ve 3. yüzyıllarda bir taraftan itikadî konularda naslara sımsıkı bağlanmayı zaruri ve yeterli gören İmam Mâlik (v. 179/795), İmam Şâfiî (v. 204/819) ve Ahmed b. Hanbel (v. 241/855) gibi Ehl-i hadîs âlimlerinin oluşturduğu kesimce; diğer taraftan da nasları esas almakla birlikte itikadî meselelerin akıl ilkeleriyle desteklemesini gerekli bulan Ebû Hanîfe (v. 150/767) ve öğrencilerince temsil edilmiştir.
 Ayrıca İbn Küllâb el- Basrî (v. 240/854),
 Hâris el-Muhâsibî (v. 243/857),
 Ebû Ali el-Kerâbîsî (v. 245/859 veya 248/862),
 Ebû’l-Abbas el-Kalânisî (v. 255/869) gibi âlimlerin öncülüğünü yaptığı bilginler de Ehl-i sünnet’in oluşum seyrinde büyük pay sahibi olmuşlardır.
 Ehl-i sünnet akaidinin oluşumunu etkileyen diğer önemli isim Ebû Hanife’dir (v. 150/767).
 Ehl-i Sünnet tarihinde hicri 4. asır çok önemli bir dönemdir.
 Bir taraftan Ebû’l-Hasan el-Eş‘arî (v. 324/936), Mutezile’den ayrıldığını ilan ederek kendi kelam ekolünü kurmuş; diğer taraftan da Hanefî ekolünün inanç esaslarını sistemleştiren Ebû Mansur el-Maturîdî (v. 333/944) Maverâünnehir bölgesinde kendi kurmuş olduğu kelam ekolünü yaymaya başlamıştır.
 İslâm düşünce tarihindeki ulemânın cumhûrunu temsil iddiasında olan Ehl-i Sünnet ekolü, bugün Müslüman dünyanın yaklaşık yüzde 85-90’ını oluşturmaktadır.
 Ashâb-ı Rey, Irak ehli yani Ebû Hanife ve ashâbıdır.
14. Aşağıdakilerden hangisi ehlisünnet akaidin oluşmasında ilk temsilcilerinden değildir?
A. Hasan el-Basrî
B. Ebû Hanife
C. Ebû’l-Hasan el-Eş‘arî
D. İbn Küllâb el- Basrî
6
E. Ebû Mansur el-Maturîdî
a. Eş‘arîlik:
 Nakille aklı uzlaştırır.
 Mutezile ile Selefiyye arasında bir çizgidedir.
 Ebû’l-Hasan el-Eş‘arî (260/324-873/936) ve talebeleri tarafından Ehl-i Sünnet inanç esasları temellendirilmiştir.
 Eş‘arîyye’nin 2. kurucusu Ebû Bekir Bâkıllânî (v. 403/1013)’dir.
 Gazzâlî ile Eş‘arîyye, klasik mantık ve felsefenin yanı sıra tasavvufa da kapılarını açmıştır.
Müteahhirîn Eş‘arîler:
 Fahruddîn Râzî (v. 606/1210),
 Seyfüddîn Âmidî (v. 631/1233),
 Kâdı Beyzâvî (v. 685/1287),
 Adududdîn Îcî (v. 756/1355),
 Sa’düddîn Teftazânî (v. 792/1390),
 Seyyid Şerif Cürcânî’dir (v. 816/1413).
 Bilgi, zarurî ve iktisabîdir.
 İnsanın varlıklar ve olaylar hakkında bilgi edinmesi mümkündür.
 Bilginin kaynakları duyular, akıl ve haberden ibarettir.
 Sadece duyuların verdiği bilgiler eksik ve sınırlıdır.
 Akıl istidlal yoluyla teorik bilgiler üretebilir.
 Mütevâtir haber akla ve duyu verilerine de uygun olmalıdır.
Ulûhiyet: Allah’ın varlığına akıl yürütmeyle ulaşılabilir.
Rü’yetullah: Allah’ın görülmesi mümkündür.
Dünyada Allah sadece Hz. Peygamber tarafından görülmüştür; âhirette ise bütün müminlerce görülecektir; rüyada görülmesi ise imkânsızdır.
Kuran’ın Yaratılmışlığı: Kuran’ın mahluk değildir.
Kader Problemi: Kullara ait fiiller Allah tarafından yaratılmıştır.
Nübüvvet: Allah dilediğini peygamberlikle görevlendirir.
Âhiret:
 Âhiret hallerini bilmenin tek yolu nakil olmakla birlikte, akıl da bunların imkân dâhilindedir.
İman-amel ilişkisi:
 İman Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğunu tasdik etmekten ibarettir.
 İnancı dil ile açıklamak ve ilâhî buyrukları yerine getirmek (ikrar ve amel) imana dâhil değildir.
İmamet:
 İman esaslarından değildir.
 Müslümanların, devlet başkanı (imam) seçmeleri farzdır.
 Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali hilafet görevi meşrudur.
 İmamın gaybı bilmesi ve masum olması mümkün değildir.
 Hz. Ali, muhalifleri karşısında haklı, muhalifleri hatalıdır.
15. Eş‘arîyye’nin 2. kurucusu aşağıdakilerden hangisidir?
A. Ebû Bekir Bâkıllânî
B. Gazzâlî
C. Fahruddîn Râzî
D. Seyfüddîn Âmidî
E. Kâdı Beyzâvî
16.
 Allah’ın varlığına akıl yürütmeyle ulaşılabilir.
 Allah’ın görülmesi mümkündür.
 Kuran’ın mahlûk değildir.
 Kullara ait fiiller Allah tarafından yaratılmıştır.
 Allah dilediğini peygamberlikle görevlendirir.
 Müslümanların, devlet başkanı (imam) seçmeleri farzdır.
Yukarıda görüşleri sıralanmış mezhep imamı aşağıdakilerden hangisidir?
A. Eşari
B. Maturidi
C. Şia
D. Kaderiye
E. Mutezile
7
b. Mâturîdîlik:
 Ebû Hanîfe ve Mâtürîdî’nin görüşleri etrafında oluşmuştur.
 Mâtürîdiyye’nin ekolleşmesi, Ebû’l-Muîn en-Nesefî (v. 508/1111) iledir.
 Ebû Mansur Maturidî (v. 333/944) Kitâbü’t-Tevhîd ve Te’vîlâtü’I-Kur’ân adlı eserleri kaleme almıştır.
 Pezdevî gibi bilginler Mâturîdiyye’yi İslâm coğrafyasına yaymıştır.
Bilgi Teorisi: Bilginin, duyuların ve aklın alanına giren konuların bilinmesini sağlayan niteliktir. Varlığın gerçekliğini inkâr etmek mümkün değildir. Bilgi kaynakları duyular, akıl ve doğru haberden müteşekkildir.
Ulûhiyet: Peygamberler insanları tevhid inancına çağırmıştır.
İlâhî îsîm ve Sıfatlar: Allah’ın zihinde canlandırılmayan zâtı hakkında sadece isim ve sıfatları vasıtasıyla bilgi sahibi olunabilir.
Kelâm sıfatı; Allah’ın zâtıyla kâim ezelî bir mânadan ibarettir.
Arşa İstivâ: Allah’a atfedilen arşa istiva, gitmek (zehâb), oturmak (kuûd), gelmek (mecî’), yakın olmak (kurb) gibi kavramlar, Allah’ın yaratıklara benzemesini nefyeden anlamlar içerir.
Ru’yetullah: Allah’ın cennette cisimlere ait özelliklerden münezzeh olarak müminlerce görülmesi mümkündür.
Kader: İnsan, gerçek anlamda fiil işleyen (fâil) bir varlıktır.
Nübüvvet: İnsanlığın mutluluk ve huzurunu sağlayacak bilgileri getirip doğru yolu göstererek önderlik edecek bir ulvi şahsiyetin varlığı mutlaka gereklidir.
Âhîret: Kıyametin kopma zamanı bilinmemekle birlikte, yaklaştığını ifade eden alâmetler Kur’ân ve sünnete açıkça görülmektedir.
Ölenin kabirde sorguya çekilmesi, azap veya nimet görmesi âhâd hadislerle sabittir.
İman-Küfür: İmanın asıl unsuru kalp ile tasdik etmektir.
Dilin ifadesi ise kalpteki imanın anlatılmasına ilişkin bir vasıtadır.
İmâmet: Müslümanlar bir devlet düzeni içinde yaşamalı ve mutlaka devlet başkanı belirlemelidir. Zira devlet olmadan toplumsal düzeni kurmak imkânsızdır.
17.
 Bilgi kaynakları duyular, akıl ve doğru haberden müteşekkildir.
 Kelâm sıfatı; Allah’ın zâtıyla kâim ezelî bir mânadan ibarettir.
 Allah’ın cennette cisimlere ait özelliklerden münezzeh olarak müminlerce görülmesi mümkündür.
 İnsan, gerçek anlamda fiil işleyen (fâil) bir varlıktır.
 Müslümanlar bir devlet düzeni içinde yaşamalı ve mutlaka devlet başkanı belirlemelidir. Zira devlet olmadan toplumsal düzeni kurmak imkânsızdır
Yukarıda görüşlerine yer verilen mezhep aşağıdakilerden hangisidir?
A. Eşari
B. Maturidi
C. Şia
D. Kaderiye
E. Mutezile
c. Ashâb-ı Hadis ve Selefîlik:
 Ashâb-ı hadis, haberle istidlal yapabilen ve ondan ahkâm çıkarma usulünü bilen kimse demektir. Bunlar Hicaz ehli, yani Mâlik ve ashâbı, Şâfiî ve ashâbı, Süfyân es-Sevrî ve ashâbı, Ahmed b. Hanbel ve ashâbı, Dâvud b. Ali ve ashâbından müteşekkildir.
 Ashâb-ı hadis, hicri 4. yüzyıldan itibaren, daha çok Selefiyye adı altında, Sünnî kelam ekollerinin (halefiyye) sanki bir Sünnî alternatifi gibi kendisini konumlandırmıştır.
 Bu ekol genellikle Hanbelî mezhebine mensup Müslümanlardan oluşuyordu.
 Mâlikî ya da Şâfiî olup Eş‘arî kelam okulunu izlemeyenler de bu grup içindeydi.
 Selefîler, bütün görüşlerinin, bu usul ve itikadı canlandıran ve bunlara ters düşen görüşlere karşı çıkan Ahmed b. Hanbel’e ait olduğunu iddia ederler.
 Selefiye ekolü hicrî 8. yüzyılda İbn Teymiyye (v. 728/1328) tarafından tekrar canlandırılmıştır.
 Selefiyye inancı hicrî 12. yüzyılda Muhammed b. Abdülvahhâb (v. 1206/1792) tarafından Arap yarımadasının merkezinde Necd bölgesinde Vehhâbiyye adı altında yeniden güçlü şekilde seslendirilmiştir.
Selefiyye’nin takip ettikleri metodik prensipleri:
a. Tasdik (Kur’ân ve Sünnet’te yer alan Allah’ın isim ve sıfatlarını olduğu gibi kabul etmek)
b. Takdis (Allah’ı, layık olmadığı isim ve sıfatlardan tenzih etmek)
c. Aczi itiraf (müteşabihâtın bilinmesinde aczin ifade edilmesi)
d. Sükût (cahilin müteşabihât hakkında soru sormaması, âlimin de bu çeşit sorulara cevap vermemesi)
e. İmsak (mütaşabih ayetleri tevilden çekinmek)
f. Keff (itikaden şüpheli meseleleri kalben düşünmekten dahi çekinmek)
g. Marifet ehline teslim (müteşâbihât hakkında Nebî ve ashâbının açıklamalarına tabi olmak)
18.
I. Tasdik (Kur’ân ve Sünnet’te yer alan Allah’ın isim ve sıfatlarını olduğu gibi kabul etmek)
8
II. Takdis (Allah’ı, layık olmadığı isim ve sıfatlardan tenzih etmek)
III. Aczi itiraf (müteşabihâtın bilinmesinde aczin ifade edilmesi)
IV. Sükût (cahilin müteşabihât hakkında soru sormaması, âlimin de bu çeşit sorulara cevap vermemesi)
V. İmsak (mütaşabih ayetleri tevilden çekinmemek)
VI. Keff (itikaden şüpheli meseleleri kalben düşünmekten dahi çekinmemek)
VII. Marifet ehline teslim (müteşâbihât hakkında Nebî ve ashâbının açıklamalarına tabi olmak)
Yukarıdaki Selefiyye’nin takip ettikleri metodik prensiplerden hangileri yanlış eşleştirilmiştir?
A. V-IV
B. III
C. VII
D. VI-I
E. II
E. ŞİÎLİK
 Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’ini halifeliğe en layık insanlar olarak gören, Hz. Ali’yi meşru halife kabul eden, ondan sonraki halifelerin de onun soyundan gelmesi gerektiğine inanan toplulukların müşterek adıdır.
 Şia, Hz. Ali taraftarıdır.
 Hz. Ali, Hz. Peygamber’den sonra insanların en üstünüdür. Hz. Ali, Hz. Peygamber tarafından imamlık ve halifeliğe tayin olunmuştur.
 Hz. Ali’den sonraki imamlar onun soyundan olacaktır.
 İmamlar büyük ve küçük günahlardan korunmuştur.
On iki imam:
1- Ali b. Ebî Tâlib,
2- Hasan b. Ali,
3- Hüseyin b. Ali,
4- Ali b. Hüseyin Zeyne’l-Âbidîn,
5- Muhammed el-Bâkır b. Ali Zeyne’l-Âbidîn,
6- Cafer es-Sâdık b. Muhammed el-Bâkır,
7- Mûsâ el-Kâzım b. Cafer es-Sâdık,
8- Ali er-Rızâ b. Mûsâ el-Kâzım,
9- Muhammed Cevâd et-Takî b. Ali er-Rızâ,
10- Ali el-Hâdî en-Nakî b. Muhammed et-Takî,
11- Hasan el-Askerî b. Ali en-Nakî,
12- Muhammed el-Mehdî b. Hasan el-Askerî
1. Zeydiyye Şîası:
 Tevhid, Allah’ı birlemek demektir.
 Mahlûkâtın sıfatları Allah’a izafe edilemez.
 İnsan, aklıyla Allah’ı bilmekle mükelleftir.
 İnsan aklı eşyanın iyi ve kötü (husun-kubuh) vasfını bilebilir.
 Allah, küfrü, zulmü ve adaletsizliği yaratmaz.
 İnsanı kendi fiilinde Allah serbest bırakır.
 Allah’ın akıl ve güçle donattığı insan, fiillerini kendi iradesiyle yapar.
 Allah küfrü ve zulmü yaratmaz ve onları emretmez. İmâmet dinin aslından sayılmaz.
 Hz. Peygamber, sağlığında isim vererek ve şahıs belirterek yerine bir imam tayin etmemiş ve vasiyette bulunmamıştır.
2. İsmâiliyye Şîası: Kutsal kitapların ve şer’î hükümlerin zâhir ve batını arasında ayrıma giderek her zâhirî ve lafzî mananın bir bâtınî ve hakikî manası olduğunu ileri sürmüşlerdir.
3. İmâmiyye Şîası: Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ali ve sırasıyla onun iki oğlu ile torunlarını Allah’ın emri, Peygamber’in tayini ve vasiyeti ile meşrû imam kabul eden ve böylece on iki imama inanmayı dinin aslına dâhil bir rükün olarak görenlerin mezhebidir. Bugün Şîa denilince bu fırka anlaşılır.
İmâmiyye Şîası’nın İtikadî Görüşleri:
1. Tevhîd,
2. Nübüvvet,
3. İmâmet,
4. Adâlet,
5. Meâd.
19.
 Tevhid, Allah’ı birlemek demektir.
 İnsan, aklıyla Allah’ı bilmekle mükelleftir.
 İnsan aklı eşyanın iyi ve kötü (husun-kubuh) vasfını bilebilir.
 Allah, küfrü, zulmü ve adaletsizliği yaratmaz.
9
 İnsanı kendi fiilinde Allah serbest bırakır.
 İmâmet dinin aslından sayılmaz.
Yukarıda görüşlerine yer verilen şia mezhebi aşağıdakilerden hangisidir?
A. Zeydiyye
B. İsmâiliyye
C. İmâmiyye
D. Gulatiye
E. Batıniyye
F. NUSAYRÎLİK, DÜRZÎLİK, YEZÎDİLİK
1. NUSAYRÎLİK:
 Nusayrîlik, Hz. Ali’ye bir çeşit ulûhiyet nispet eden fırkadır.
 Nusayrî toplumu günümüzde Suriye, Türkiye ve Lübnan’da yaşamaktadır.
 Suriye’de Lazkiye ve Cebel-i Ensâriyye bölgesi başta olmak üzere ülkede tahminî olarak % 8-12 arasında bir nüfus oranına sahiptir.
 Türkiye’de Hatay ile kısmen Adana ve Mersin’in çeşitli yerleşim birimlerinde, Lübnan’da ise daha çok kuzey kesimlerde on bin dolayında nüfusa sahip küçük bir gurup olarak varlığını devam ettirmektedir.
2. DÜRZÎLİK:
 Dürzîlik, Fatımî halifelerinden Hâkim-Biemrillah döneminde (996-1021), onun ilah olduğunu, bütün dinlerin geçerliliklerinin bittiğini ileri süren aşırı (ğâlî) bir fırkadır.
 Günümüzde Dürzîler’in kesin sayısı bilinmemekle birlikte Lübnan, Suriye, Filistin ve İsrail’de yaklaşık 450.000 civarında Dürzî bulunduğu sanılmaktadır.
 Ayrıca 19. yüzyılda göç eden Dürzîler Amerika, Avustralya ve Batı Afrika’da bazı ülkelere yerleşmiş olup küçük topluluklar halinde varlıklarını devam ettirmektedir.
3. YEZÎDİLİK:
 Yezîdilik Nasturîlik, Sabiîlik, Zerdüştîlik gibi inanç ve geleneklerden bazı öğeler taşımaktadır.
 Şiî unsurlara sahip olmadığı halde tarih boyunca sırrî (gizli) yönünü koruyabilmiş bir yapıdır.
 1280’lerden sonra Yezidîler Suriye ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yayılmaya başlamışlardır.
 Diyarbakır ve Siirt dolaylarında dağlık bölgelere yerleşmiş ve varlıklarını sürdürüşlerdir.
 Buralarda genellikle Türkmenlerle birlikte hareket etmişlerdir.
 Yezidîler, yaşadıkları geniş bölgede hâkimiyet kuran Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safevîler ve Osmanlılar’ın yönetimi altına girerek tarihi seyirlerini devam ettirmişlerdir.
ÖRNEK SORU
Kapalı toplum yapısına sahip mezheplerde dinî yaşam, büyük bir gizlilik prensibi içerisinde yürütülmekte ve temel inanç esasları, mezhep mensubu olmayanlardan gizlenmektedir. Öyle ki mezhebin sırlarının ifşa edilmesi veya layık olmayan kimselere verilmesi emanete ihanet olarak kabul edilmektedir.
Aşağıdakilerden hangisi, bu parçada belirtilen özellikte bir mezheptir?
A. Kadiyanilik (Ahmedilik)
B. Bahailik
C. Vehhabilik
D. Nusayrilik
E. Zeydîlik
CEVAP: D
ÇÖZÜM: Nusayrîlik gizliliği benimseyen bir fırka olduğundan bütün öğretiler sır konumunda olup bunları başkalarına bildirmek ağır suçtur. Kadınlar fırkaya dâhil edilmez. Erginlik çağına gelmiş erkek çocuk üç merhaleden geçerek fırkaya girer. Mahallinde yapılan alan çalışmalarında bazı bölgelerde fırkaya giriş merasiminin tek celseli bir törenle gerçekleştirildiği ifade edilmiştir. Giriş merasiminden sonra genç “din amcası”nın yanına gönderilir. Burada başta Kitâbü’l-Mecmû’un ezberlenmesi olmak üzere diğer duaları öğrenir.
G. ALEVÎLİK VE BEKTAŞÎLİK
 Alevîlik ve Bektaşîlik başlangıçta göçebe yahut yarı göçebe toplulukların önceki inançlarını İslam’la bir şekilde bağdaştırdıkları bir yapıdır.
 Bu yapıya sonraki dönemlerde belli ölçüde Hurûfî ve Şiî anlayışlar da nüfuz etmiştir.
 Yesevîlik, Vefâîlik gibi mistik kalıplar içinde varlığını devam ettiren bu yapının temel karakterinde tasavvuf, İsmaili etkiye bağlı olarak kısmen batınî anlayışlar ile Hurûfîlik ve İsnâaşeriyye’ye ait unsurlar bulunmaktadır.
 Alevîliğin tarihi on asırdır.
 Orta Asya’da batınî nitelikli tasavvufi kurumlarda hayatını sürdüren bu yapı 11-14. yüzyıllarda Anadolu’ya taşınmıştır.
 Rum Abdallarının gayretiyle Hacı Bektaş Veli’nin öğretileri yayılmıştır.
 Kızılbaşlık zaman içinde içe kapanmıştır.
 Bektaşîlik Yeniçeriliğin lağvedilmesiyle birlikte büyük bir darbe yemiştir.
 Günümüzde Alevîlik ve Bektaşîlik dernekleşmiştir.
10
 Alevîlik ve Bektaşîlik tarih boyunca kendisini İslam içinde görmüştür.
 “Hak-Muhammed-Ali” üçleri ile “uluhiyet, nübüvvet ve velayet” benimsenmiştir.
 Uluhiyet anlayışı bazı defa vahdet-i vucûd anlayışı temelinde kabul edilmiştir.
 Ayrıca belli ölçüde “ruh göçü” adıyla tenasühe kapı aralanmıştır.
 Benzer durum genel İslamî ibadetlere de yansımıştır.
 Alevî ve Bektaşî erkânı ikrar erkânı, musahiplik cemi, görgü cemi yahut erkânı gibi birçok cem ve erkânlarla kendisini bulmuştur.
 Alevîlik ve Bektaşîlik içinden geçtiği tarihsel sürece bağlı olarak eski Türk inanç ve gelenekleri, Zerdüştîlik, Mazdeizm, Maniheizm ile Hurûfîlik ve İsmailiyye, İsnâaşeriyye Şiîliği’nden etkilenmiştir.
 Hoca Ahmed Yesevî, Yunus Emre, Hacı Bektaş Velî, Mevlana, Ahi Evran ve Hacı Bayram Velî gibi şahsiyetler Anadolu’da sevgi, saygı ve hoşgörü kültürünün yaygınlaşmasını sağlamışlardır.
 Bu şahsiyetlerin temel görüşlerini esas alarak ortaya çıkan tasavvufi yorumların başında Yesevilik, Nakşilik, Mevlevilik ve Alevilik-Bektaşilik gelmektedir.
 Hacı Bektaş Veli, Anadolu’da yaşayan toplulukları Bektaşîlik adı altında bir araya toplamış ve onlara önderlik yapmıştır. Kendisinden sonra gelen birçok Alevî-Bektaşî ozanına ve mürşidine ruh vermiştir.
 Hak- Muhammed- Ali yolunun Kırklar Meclisinde olgunlaştığı ve On iki imamlarla devam eden, İmam Cafer-i Sadık’ın akıl ölçüsünü rehber olarak alan, Horasan erenlerinin himmetleriyle Anadolu’ya gelen, Hazreti Pir’le ve ulu ozanlarımızın nefesleriyle hayat bulan inancın adıdır.
Gelişimi: Hacı Bektaşı Velî, Pîr-i Türkistan olarak anılan Hoca * Ahmet Yesevî’nin Allah sevgisi ve güzel ahlakı esas alan öğretilerini Anadolu’da yaygınlaştırmıştır.
1. Hacı Bektaş Veli ve Dört Kapı Kırk Makam:
Kul, Allah’a kırk makamla ulaşır, dost olur.
Bu kırk makamın onu şeriat içindedir, onu marifet içindedir, onu tarikat içindedir, onu da hakikat içindedir.
Dört Kapı Kırk Makam şunlardan oluşmaktadır:
a. Şeriat Kapısı ve On Makamı:
1. İman getirmek: Allah’a ve buyruklarına, meleklere, Kur’an’a ve diğer kitaplarına, peygamberlerine, dostlarına ve ahiret gününe iman.
2. İlim öğrenmek.
3. Namaz (kılmak), oruç (tutmak), zekât (vermek), hacca (gitmek), cihat (etmek) ve cünüplükten temizlenmek (gusül).
4. Helal kazanmak ve faizi haram bilmek.
5. Nikâh kıymak.
6. Hayız ve loğusalıkta cinsî münasebeti haram bilmek.
7. Sünnet ve Cemaat Ehli’nden olmak.
8. Şefkâtli olmak.
9. Temiz yemek ve temiz giyinmek.
10. İyiliği emredip kötülüklerden sakındırmak
b. Tarikat Kapısı ve On Makamı:
1. Pirden el alıp tövbe etmek.
2. Mürit olmak.
3. Saç kesmek, giyim ve kuşamını döndürmek.
4. Nefis savaşında olgunlaşmak, pişmek.
5. Hizmet etmek.
6. Havf tutmak.
7. Ümit.
8. Hırka, zenbil, makas, seccade, tespih, iğne ve hidayet.
9. Cemaat, nasihat, kanaat ve muhabbet sahibi olmak.
10. Aşk, şevk, sefa ve fakirlik.
c. Marifet Kapısı ve On Makamı:
1. Edeb.
2. Korku.
3. Perhizkârlık.
4. Sabır ve kanaat.
5. Utanmak.
6. Cömertlik.
7. İlim.
8. Miskinlik.
9. Marifet.
10. Kendini bilmek.
d. Hakikat Kapısı ve On Makamı:
1. Toprak olmak (mütevazı olmak).
2. Yetmiş iki millete aynı gözle bakıp hiç kimseyi ayıplamamak.
3. Elinden gelen iyiliği hiç kimseye esirgememek.
11
4. Dünyada yaratılmış bütün varlıkların kendisinden emin olması.
5. Mülk sahibine yüzünü sürüp, yüzsuyunu bulmak. (Yaratılış sebebi olan Muhammed nurunu bulmak).
6. Sohbette hakikat sırlarını söylemek.
7. Seyrüsülûk.
8. Sır saklamak.
9. Münâcaat.
10. Tanrı’ya vuslat kavuşma
2. Alevilik-Bektaşilik Düşünce Temeli:
 Allah,
 Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisi,
 Tevella, Teberra,
 On iki İmam,
 Musahiplik,
 Ayin-i Cem ile
 Üç Sünnet Yedi Farz
gibi konular Alevilik-Bektaşilik düşüncesinin temel unsurlarını oluşturur.
Allah Sevgisi: Alevî-Bektaşî düşüncesinde yer alan hakikat makamı Allah sevgisine dayanır ve bunun için de tek amacın Allah sevgisi olması gerekir.
Peygamber Sevgisi: Hz. Peygamberin konu edildiği naatlar, Alevî-Bektaşî edebiyatının önemli unsurları içerisinde yer alır.
Ehl-i Beyt Sevgisi: Alevi-Bektaşi kültüründe Hz. Muhammed, Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin isimleri beş parmaktan el ile sembolleştirilmiş ve Ali Pençesi adıyla levhalaştırılmıştır.
Tevella, Teberra:
 Tevellâ, birisini dost edinmek ve sevmek anlamına gelen Arapça bir kelimedir.
 Alevi-Bektaşi kültüründe ise tevellâ, âl-i abanın velayetini tanımak, onları sevmek, onlardan medet ve şefaat beklemek ve onları dost bilmek demektir.
 Teberra, beri olmak, sevmeyip yüz çevirmek ve uzaklaşmak anlamında kullanılan Arapça bir kelimedir.
On İki İmam: On iki imamın ilki Hz. Ali olup diğer imamların tamamı onun soyundan gelmiştir. Alevi-Bektaşiler Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu mesajın bu imamlar aracılığıyla devam ettiğine inanırlar..
Musahiplik: Sohbet ve arkadaşlık yapmak, kardeş edinmek anlamlarına gelen musahiplik, Alevilik-Bektaşilikte evli iki çiftin birbiriyle yol kardeşliği kurmasıdır. Musahiplik töreninde 12 hizmet yerini alır, saz, semah ve irşad eşliğinde lokmalar dağıtılır.
Ayin-i Cem: Alevilik- Bektaşilik düşüncesine göre cemaatle yapıla törenlere cem denir.
3 Sünnet, 7 Farz:
Üç Sünnet:
1. Hakkı zikretmek
2. Kalpte düşmanlığa yer vermemek.
3. Yola teslim olmak.
Yedi Farz:
1. Sırrını izhar etmemek.
2. Gördüğünü örtmek.
3. Özür ile niyaz eylemek.
4. Mürebbi hakkını gözetmek.
5. Musahip hakkını gözetmek.
6. Tövbe almak.
7. Taç giyip özünü üstada teslim etmek.
20. Geçtiği tarihsel sürece bağlı olarak eski Türk inanç ve gelenekleri, Zerdüştîlik, Mazdeizm, Maniheizm ile Hurûfîlik ve İsmailiyye, İsnâaşeriyye Şiîliği’nden etkilenmiştir.
Yukarıda anlatılan dini yorum aşağıdakilerden hangisidir?
A. Alevîlik ve Bektaşîlik
B. Mevlevilik
C. Kadrilik
D. Nakşibendîlik
E. Bayramilik
 Hoca Ahmed Yesevî, Yunus Emre, Hacı Bektaş Velî, Mevlana, Ahi Evran ve Hacı Bayram Velî gibi şahsiyetler Anadolu’da sevgi, saygı ve hoşgörü kültürünün yaygınlaşmasını sağlamışlardır.
 Bu şahsiyetlerin temel görüşlerini esas alarak ortaya çıkan tasavvufi yorumların başında Yesevilik, Nakşilik, Mevlevilik ve Alevilik-Bektaşilik gelmektedir.
H. MEHDİLİK
 Tarih boyunca sosyal sarsıntıların ve bunalımların yaşandığı dönemler, hep karizmatik bir kurtarıcı fikrini ön plana çıkarmıştır.
 Bütün dinlerde beklenen bir kurtarıcı düşüncesi oluşmuştur.
 Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da aynı düşünce vardır.
 İslâm’daki mehdilik anlayışı, daha çok Şiî çevrelerce sahiplenilmiştir.
12
 Sünniler de bundan etkilenmiştir.
 Şiîlik’te, beklenen on ikinci imamın bir vasfı olması dolayısıyla inanç meselesi olarak görülen mehdilik inanç meselesidir.
 Sünnîler için mehdilik bir inanç meselesi niteliği taşımamaktadır.
 Ahmedîyye mezhebi, mehdilik söylemlerinin yüksek sesle dillendirildiği bir ortamda Mirza Gulam Ahmed tarafından kurulmuştur.
 Bâbîlik-Bahâîlik İran’da daha çok Şiî İslâm anlayışı merkezinde gelişmiştir.
 Şirazlı Mirza Ali Muhammed Bâb’ın kurucusu olduğu hareketin arka planında İmâmiyye Şîası’nın tasavvufi bir yorumu niteliğindeki Şeyhîlik tarikati yatmaktadır.
 Mirza Ali, Şeyhîlik tarikatının lideri olan Kazım Reşti’nin ölümünden sonra geleceğini haber verdiği mehdi görüşünü merkeze alarak üç aşamalı bir süreçte hareketini kurdu.
 İslâm sınırlarını zorlayan bir takım görüşlere ve yaklaşım tarzlarına sahip olması sebebiyle İslâm kültüründen kaynaklanan ancak İslâm dairesinden çıkan bir mezhep olarak görülmüştür.
II. ÇAĞDAŞ AKIMLAR VE YORUMLARI
 19. yüzyıla bazı âlim ve düşünürler bir ihya ve tecdid hareketine giriştiler.
 Dinin ana kaynakları ışığında İslâm’ı hayata yeniden hâkim kılmak; gerilemeyi durdurarak ilerlemeye geçmek; tarikatlar ve medreseler gibi dini kurumları ıslah ederek onları ilerlemede istihdam etmek; ilerleme doğrultusunda batı medeniyetinin müspet yönlerinden istifade etmek; Müslümanların birliğini sağlayarak sömürgeciliğin önüne geçmek; yönetime halkın katılımını sağlayarak mutlakçılığı önlemek; yabancı ideolojilerin zararlarını giderici çalışmalar yapmak.
 Günümüz İslâm dünyasındaki ana dini akımları tanımlayabilmek.
 Günümüz İslâm dünyasındaki ana dini akımları, gelenekçilik, ıslahatçılık ve modernizm (çağdaşçılık) olarak tasnif etmek mümkündür.
 Vehhabiliğin temel görüşlerini değerlendirebilmek.
 Vehhabilik, tevhid inancı bağlamında tevessül, kabir ziyareti gibi davranışları yasaklamakta, bid’at olduğu gerekçesiyle mezheplere, tarikatlara karşı çıkmakta, tevhide aykırı davrandıkları yahut bid’atları uyguladıkları gerekçesiyle emr-i bi’l-marûf prensibi uyarınca Müslümanların ikaz edilmesinin farziyetine inanmakta, ikazlara aldırmayan kesimlere karşı ise cihat adı altında şiddet uygulanmasını onaylamaktadır.
 Siyasal İslâmcı akımlar arasındaki uzlaşmacı ve radikal eğilimleri ayırt edebilmek.
 Siyasal İslâmcı akımların bir bölümü, mücadele verdikleri sistemin anayasal kuralları içinde faaliyet yürütmeyi ilke edinmişken; diğer bir bölümü, mücadele ettikleri sistemi baştan aşağıya değiştirmek hedefiyle faaliyetlerini programlamakta ve yer yer tedhiş metotlarına başvurmaktadırlar.
A. İSLAM DÜNYASINDAKİ İHYA HAREKETLERİ:
 İhya, tecdid, ıslah faaliyeti olarak bilinen veya daha yaygın şekliyle İslâmcılık olarak isimlendirilen söz konusu hareketleri şu şekilde tarif etmek mümkündür:
 Çağdaş İslâmî akımlar: “XIX.-XX. yüzyılda, İslâm’ı bir bütün olarak (inanç, ibadet, ahlak, felsefe, siyaset, hukuk, eğitim vd.) yeniden hayata hâkim kılmak ve akılcı bir metotla Müslümanları, İslâm dünyasını batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden kurtarmak; medenileştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist, modernist ve eklektik yönleri baskın siyasi, fikri ve ilmi çalışmaların, arayışların, teklif ve çözümlerin bütününü ihtiva eden bir harekettir.
B. İHYACILIĞIN / İSLÂMCILIĞIN TEMEL MESELELERİ:
 İslâm’ı hayata yeniden hakim kılma” teklifi, İslâmcı aydınların söyleminde önemli bir yer tutmaktaydı.
 Bu nedenle ihyacı hareketler bazı modern araştırmalarda “ana kaynaklara dönüşçü” özelliği nedeniyle “yeni selefîlik” veya “ıslahatçı selefîlik” olarak tanımlanmıştır.
 Yeni selefîlik ile daha çok Vehhâbîlik’le özdeşleştirilen ve geleneksel Ehl-i Hadîs çizgisini sürdüren günümüz selefîliği arasında “ana kaynaklara dönüşçü” ortak payda dışında belirgin bir benzerlik ve yakınlık bulunmamaktadır.
 İslâmiyet’in modern ihtiyaçları karşılayacak evrensel bir siyasi-sosyal muhtevaya sahip olduğu fikri, İslâmcıların sıklıkla vurguladıkları bir tez olmuştur.
 İslâmiyet’in modern dünyadaki bu kapsayıcılığı, kaynağını kutsaldan almakla birlikte akılla da kavranıp temellendirilebilir. Zira İslâm, akla uygun bir dindir.
 Ortaçağ’da kapanan ictihat kapısı yeniden açılmalı, yeni hükümler üretilmeli, mezhep taklitçiliğinin önüne geçilmelidir.
 Müslümanlar batıyı üstün kılan ilmi, medeni ve teknik usulleri alarak kendi toplumlarını kalkındırmak zorundadır.
 Zaten batı medeniyeti bugünkü yüksek seviyesine daha önce Müslümanlardan öğrendikleriyle ulaşmıştır.
 Yabancı ideolojiler ve ahlak anlayışları da bu arada alınırsa, bunlar İslâm’ın asli değerlerine uymadığından, bu tarz bir taklit gelişmeye değil yıkıma sebep olur.
 Gelenekle hesaplaşma bağlamında İslâmcılar, genel olarak tasavvuf ve tarikatlara menfi bakmışlardır.
 Tarikatların atâlet ve miskinlik yuvaları haline geldiği; insan iradesini değersizleştirdiği; hurafeciliği geliştirdiği; takva, tevekkül ve zühd kavramlarını yanlış yorumlayarak ilerlemeye mani olduğu iddiaları sık sık dile getirilmiştir.
 Bununla birlikte felsefi bir boyut taşıması ve bütün dinleri içine alan müsamahakâr birlik anlayışı nedeniyle vahdet-i vücûd düşüncesi bazı İslâmcılar nezdinde özel ilgi görmüştür.
 İslâmcılar, eğitim-öğretimin ıslahı üzerinde önemle durmuşlardır.
 Onlara göre, medrese sistemini değiştirmek, ıslah etmek, pratik hiçbir faydası olmayan veya devri geçmiş dersler yerine günün ihtiyaçlarına cevap verecek konuları okutmak, felsefenin ve pozitif bilimlerin tahsiline önem vermek gerekmekteydi. Seyyid Ahmed Han, Aligarh Mektebi’ni kurmuş; Muhammed Abduh el- Ezher müfredatının ıslahı için çalışmıştır.
 İslâmcılara göre ittihad-ı İslâm, yani panİslâmizm adını da verdikleri müslümanların siyasal birliği, İslâm âleminin geri kalmasını ve sömürgecilerin istilasını engelleyecek tek çareydi.
13
 II. Abdülhamid bunu bir devlet politikası haline getirdi. Cemâleddin Efgânî’nin İslâm birliği ideolojisi ise daha kapsamlıydı.
 Ona göre, ittihad-ı İslâm’ın, din bağı, hac ve hilafet olmak üzere üç dayanağı vardı.
 Kur’ân ve sünnetin belli bir yönetim şekli ortaya koymadığını, genel esaslar belirlemekle yetindiğini savunan İslâmcılar, hilafet kurumunu, onu “peygamber vekâleti” kabul eden geleneksel anlayıştan farklı olarak “millete vekalet” şeklinde takdim ettiler.
 İhyâcı/İslâmcı şahsiyetlerin ürettikleri edebiyâta bakıldığında, temel insan haklarını İslâm hukuku açısından ortaya koyan, Müslüman kadının toplumdaki yerinin iyileştirilmesini savunan makaleler önemli bir hacmi kapsamaktadır.
 Efgânî’nin bir naturalizm eleştirisi mahiyetindeki Dehriyyûn’a Reddiye’si, İsmail Fennî’nin materyalist ve ateist felsefeleri eleştirdiği Maddiyyûn Mezhebinin İzmihlâli adlı çalışması, İslâm’ın bilimsel gelişmelere mani olduğu iddiasındaki Ernest Renan’a karşı yazılan reddiyeler ve daha birçok eser konumuz olan edebiyâtın dikkat çekici mahsulleriydi.
 Kur’ân merkezli bir düşünce tasavvuruna sahip ihyâcı âlimlerin, ayetleri tefsir ederken Kur’ân’ı modern bilimle uyumlu bir kitap olarak gösterme gayretinde olduklarını anlıyoruz.
 Bu yorum tarzı, İslâmiyet’in bilimsel gelişmeleri engellediği yönündeki iddialara bir cevaptı.
 Tantâvî Cevherî’nin el-Cevâhir başlıklı eseri bu tarz tefsirin en bilinen örneğidir.
 Hz. Mûsâ’nın önünde dağın erimesi haberini Seyyid Ahmed Han’ın volkanik bir patlama olarak açıklaması, yine Hz. Mûsâ’nın elindeki asasıyla taştan pınarlar akıtmasını Said Nursî’nin artezyenin işareti olarak göstermesi yahut kuşların attığı taşlarla Ebrehe ordusunun helâkını Abduh’un bulaşıcı çiçek hastalığı ile izah etmesi, hissi mucizelerin aklîlleştirilmesi ve bilimsel hale getirilmesi gayretinin ilginç örnekleri olarak dönemin eserlerinde karşımıza çıkmaktadır.
 Efgânî, ömrünü ülke ülke dolaşarak geçirmiş, gittiği yerlerde siyasal faaliyetlere ya bizzat katılarak ya da danışmanlık yaparak müdahale etmişti.
 Öğrencisi Abduh ise siyasete mesafeli durmayı yeğlemiş, ıslahatçı bir mantıkla kurumların iyileştirilmesi, eğitimde reforma gidilmesi, kabiliyetli öğrenciler yetiştirilmesi, dini düşüncenin saf hale getirilmesi, dini meselelere modern çözümler üretilmesi türünden konular üzerine yoğunlaşmıştı.
 Abduh’un öğrencisi Reşid Rıza ise hocasının ölümünden sonra onun modernleşme yanlısı ıslahat çizgisini terk ederek, kendisine miras kalan Menâr ekolünü daha siyasal, aynı zamanda muhafazakâr ve selefî bir çizgiye yerleştirmiştir.
 Osmanlı dönemi İslâmcılarından Mustafa Sabri, Said Nursi ve Elmalılı Hamdi’nin üçü de muhafazakâr kişiliklerdi.
 Fakat ilki ictihada karşı, ikincisi ictihad yanlısı olmakla beraber günün şartlarını elverişli bulmadığı için muhalif, üçüncüsü ise ictihada taraftardı.
 Osmanlı’nın Mustafa Sabri, İskilipli Âtıf, Said Nursî gibi muhafazakâr İslâmcıları genellikle Cumhuriyet devrimlerine muhalif bir pozisyon almışlar; modernist olarak vasıflanan İzmirli İsmail Hakkı, Şemseddin Günaltay gibi isimler ise idarede önemli görevlere getirilmişler, hatta yeni rejimin tasarruflarını savunan bir söylem geliştirmişlerdi.
C. İLK İHYACILAR / İSLÂMCILAR
1. Seyyid Ahmed Han (1817–1898):
 Delhi’de doğdu. Dini ilimler ve hukuk tahsili gördü. Hindistan’da uzun yıllar hâkimlik vazifesinde bulundu.
 Kâinatın tamamen sebep-sonuç ilişkisiyle yürüdüğünü öne süren Ahmed Han, dolayısıyla mucize ve kerametleri kabul etmemiş, mucizelerle ilgili nasları tabiat kanunlarına uyumlu şekilde yorumlamıştır.
 Kur’ân’daki dünyevi hükümleri dinin bir parçası olarak görmeyen Ahmed Han, hadislerin kabulünde akıl ve tabiata uyum kriterini getirmiş, bu uyumu bulamadığı hadisleri reddetmiştir.
 Onun, dinin anlaşılmasında Kur’ân’la yetinen bir telakkiye sahip olduğu anlaşılmaktadır.
 Fıkıh, hadis, tefsir ilimleriyle bunların prensiplerinin yeniden münakaşa edilmesi gerektiğini, bu bakımdan bir Luther’e ihtiyaç duyulduğunu söylemesinden, Ahmed Han’ın, Protestan reformuna benzer bir hareketin İslâm dünyasında gelişmesini arzu ettiği hissedilmektedir.
2. Cemâleddin Efgânî (1838–1897):
 On sekiz yaşına kadar Kabil’de bulunmuştur.
 Afganistan’ın meşhur âlimlerinden dil, tarih, din, felsefe ve siyaset alanında dersler aldı.
 Sonraki hayatında birçok ülkeyi dolaştı.
 Talebesi ve dava arkadaşı Muhammed Abduh’la beraber 1883–1884 yıllarında Paris’te çıkardıkları Urvetü’l-Vüskâ dergisi, İslâm ülkelerindeki hürriyet ve ıslahat fikriyâtını besleyici bir işlev gördü.
 II. Abdülhamit’in İslâmcı politikalarının oluşumunda ve Yeni Osmanlılar’ın anayasa ve meşrutiyet taraftarlığında onun bıraktığı tesir büyük olmuştur.
 Hayata 1897’de İstanbul’da veda eden Efgânî, genellikle İslâmcılığın ilk ve asıl kuramcısı olarak takdim edilmektedir.
 Efgânî’nin ıslahat programında İslâm birliği fikrinin çok önemli bir yeri vardı.
 Ona göre bu birliğin başında mutlaka bir halife bulunmalıdır.
 Ancak yönetim, ümmetin katılımı ve meşveret usulü ile yürütülmelidir.
 Mısır’da İhvân-ı Müslimîn, Pakistan’da Cemaat-i İslâmî gibi siyasal örgütlenmeler, Efgânî’nin ıslahat çabalarını tekrarlayan hareketler olarak değerlendirilebilir.
3. Muhammed Abduh (1849–1905):
 Mısırlı bir Türkmen ailesine mensup olan Muhammed Abduh, Tanta’da başladığı tahsil hayatını Kahire’de sürdürdü.
 Efgânî ile tanıştı; ondan matematik, felsefe ve kelam dersleri aldı. el-Ezher’de hocalık yaptı, gazetelerde yazdı.
 Abduh’un ana hedefi, ilk kaynaklarından hareketle dinin anlaşılmasını sağlamak, itikadı asr-ı saâdet’teki saflığına kavuşturup onun akıl ve ilimle ilişkisini güçlendirmek, değişen dünya şartlarında dinin rolünü tekrar etkinleştirmekti.
 Abduh, kader meselesinde, insanın iradesi ve kesbine Eş’arî anlayıştan daha fazla değer vererek Mâturîdîliğe yaklaştı.
 Bazı ayetleri kendi zamanındaki bilimsel verilere uygun olarak yorumlamaya çalıştı.
 Fıkıhta ictihadı savundu. Fetva ve kazâda maslahat prensibinin işletilmesini önerdi.
14
 Kutsama kastıyla olmaksızın heykel yapımına, şapka gibi batılı kıyafetlerin giyilebileceğine, Ehl-i Kitab’ın kestiğinin yenilebileceğine verdiği ruhsatlar, dönemin bazı ilim adamları tarafından tenkit edildi.
 Dini ve siyasi birçok konuda Abduh’la paralel düşünen Tatar alimi ve düşünürü Mûsâ Cârullah ve mensubu olduğu Rusya Cedîdcilik akımı önemli bir yapıdır.
4. Mustafa Sabri Efendi (1869–1954):
 Tokat doğumlu olan Mustafa Sabri Efendi, ilmi kariyerinde Süleymaniye Medresesi’nde hadis müderrisliğine kadar yükseldi.
 İslâm İlimleri Cemiyeti’nin reisliğini yaptı. Telâî-i İslâm Cemiyeti’nde İskilipli Âtıf Efendi ve Said Nursî ile çalıştı.
 İslâm dünyasındaki batılılaşma hareketini tenkit etti.
 Kahire’de bu söylemini devam ettirdi.
 Başta Muhammed Abduh ve Reşid Rıza olmak üzere Ferid Vecdî, Merâğî, Muhammed Heykel, Ali Abdürrâzık gibi bazı Mısırlı âlim ve aydınları, İslâm dinini batı düşüncesi ve değerlerine göre yorumladıkları için ağır bir dille eleştirdi.
 Mustafa Sabri Efendi, Düzceli Zâhid Kevserî (ö. 1951), Lübnanlı Yusuf Nebhânî (ö. 1932), son dönemde Suriyeli âlim Abdülfettah Ebû Ğudde (ö. 1997) bu ekolün önemli isimleri oldular.
 Mustafa Sabri’nin öğrencisi Ahmed Davudoğlu (ö. 1983) bu ekolü Türkiye’ye taşıdı.
 Elmalılı Hamdi (1878–1942) gibiler ise uzlete çekilerek mesailerini ilmi çalışmalara hasrettiler.
 Said Nursî (1878–1960) ve Süleyman Hilmi (1888–1959) gibi isimler de bazen aktif bazen pasif tarzda cemaatleşme gayreti içinde oldular.
 1960’lardan itibaren günümüze kadar Hasan el-Bennâ, Seyyid Kutub gibi İhvân-ı Müslimîn’e mensup liderler ile Ebû’l-Hasan Nedvî, Mevdûdî gibi Hint bölgesi bilginlerinin, İranlı Şiî müelliflerin ve Seyyid Hüseyin Nasr gibi gelenekselci, Fazlurrahman gibi modernist düşünürlerin eserleri yoğun şekilde Türkçe’ye çevrilmiş, bu kitaplar ve Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç gibi yerli düşünürlerin eserleri, İslâmcı olarak tanımlanan aydınların fikri eğilimlerini farklı biçimlerle de olsa etkilemiş, ayrıca İslâmcılığın siyasallaşması sürecini hazırlamıştır.
D. GÜNÜMÜZ İSLÂM DÜNYASINDA ANA DİNÎ AKIMLAR VE YORUMLARI
1. Gelenekçi Oluşumlar: Gelenekçi oluşumların liderleri çoğunlukla şeyh, üstad, mevlâna, âlim, imam gibi lakaplarla anılırlar ve geleneksel dini eğitim almış kişiler arasından çıkarlar.
 Vehhabiyye ise günümüzde genellikle selefi olmayanlar tarafından selefi akımlar için kullanılmakta olan meşhur bir adlandırmadır.
 İslâmiyet’in ilk asrına kadar tarihi geriye giden Ehl-i Hadis geleneği üzerine Vehhabiliği tesis eden kişi Muhammed b. Abdülvehhab’tır (1703–1792).
 Arabistan’ın Necd bölgesindeki Uyeyne’de, şehrin Hanbelî kadısının oğlu olarak dünyaya gelen İbn Abdülvehhâb, Mekke ve Medine’deki tahsilinden sonra memleketine döndü ve önce Hureymilâ’da, daha sonra Uyeyne’de fikirlerini yaymaya, onları kitaplaştırmaya başladı.
 İbn Abülvehhâb’a göre iman; tasdik, ikrar ve ameldir.
 Artar ve eksilir. Allah’ın zâtına ve tüm sıfatlarına Kur’ân ve hadislerde haber verildiği üzere inanmak gerekir.
 Müteşabih ayetleri ve haberî sıfatları tevil etmek caiz değildir.
 Tevhid inancının rububiyet, uluhiyet ve amel ile ilgili boyutlarından ulûhiyet tevhidi üzerinde önemle duran İbn Abdülvehhâb, şefaatin sadece Allah’ın izniyle ve ahirette olacağını söylemiş, Hz. Peygamber’in ve onun sahâbîlerinin ruhlarından ya da veli bir zâttan bu dünyada şefaat beklemenin şirke sebep olduğunu belirtmiştir.
 Aynı şekilde, Allah’a dua ederken dileklerin kabulü için Hz. Peygamber’i ve velileri aracı kılma manasına gelen tevessülü de eleştirmiş, bunu cahiliyye Araplarının putları aracı kılmalarına benzeterek şirk tehlikesine dikkatleri çekmiştir.
 Türbe, mezar ziyaretlerinde yapılan dualarda ölmüş bir şahsı şefaatçı ya da aracı kılma ihtimali bulunduğundan, kabir başında namaz kılmak, dua etmek gibi amelleri İbn Abdülvehhab yine şirk kapsamında değerlendirmiştir.
 İbn Abdülvehhâb, ölmüş şeyhle irtibat kurmak anlamındaki râbıta, ondan yardım dilemek anlamındaki istimdâd benzeri tasavvufî davranışları ulûhiyet tevhidine zarar verdiği için eleştirmiştir.
 Tasavvufun bilgi edinme yolu olan mükâşefe de ona göre güvenilmez bir yöntemdir.
 Bir mürşide bağlanarak dini hayatı yaşamak insanı şirke götürebilir.
 Şîa mezhebini de benzer bir bakışla değerlendiren İbn Abdülvehhâb, Ehl-i Beyt’e ve onların makam ve türbelerine gösterdikleri aşırı hürmetlerini, bazı sahâbîleri tekfir ve telinlerini ve sahih sünneti inkârlarını öne sürerek Şiîlerin irtidad küfrüne düştüklerini iddia etmiştir.
 Tevhid inancı İbn Abdülvehhâb’a göre mutlaka amellere yansımalıdır.
 İman ile amel bir bütündür.
 Şirk ve bid’at türünden amelleri işleyenler hakiki mümin sayılmazlar.
 Kur’ân ve sünnette olmayan, sonradan ortaya çıkan dini inanç ve amelleri ifade eden bid’at, Vehhâbilik’te çok öne çıkan bir kavramdır.
 Siyasi, itikadi mezhepler, tarikatlar, kelam ve felsefeyle meşguliyet bid’at olarak telakki edilmiştir.
 Şirke kapı aralayan türbelerin inşasına ilave olarak, mescitlere kubbeler ve yüksek minareler yapmak, içlerini süslemek bid’at kabul edilmektedir.
 Hz. Muhammed’in mevlidini ve diğer kandil gecelerini kutlamak, Kur’ân ve hadislerde geçmeyen dua ve zikirleri tekrarlamak, Kur’ân’ı makam ve teğannî ile okumak, mevlid okutmak, tesbih kullanmak yine bid’at kapsamında değerlendirilmektedir.
 Tütün ve kahve müskirât cinsinden sayıldığından haram addedilmiştir.
 Gerçek tevhidin kalplere yerleşmesi, şirk ve bid’atın tüm çeşitleriyle gönüllerden ve cemiyetten izalesi için iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama prensibinin işletilmesini lüzumlu gören İbn Abdülvehhâb, bunu âlim, adil, otorite ve güç sahibi bir yöneticinin müslümanların başında olması şartına bağlar.
15
 Böyle bir imama biat etmek tüm müslümanların boyunlarına borçtur.
 Bu imam toplumu şeriata göre yönetir.
 Âlimler, iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklamada imama yardımcı olurlar.
 Tebliğ, vaaz, nasihat, ikaz, münazara, münakaşa usulleriyle bu vazife yerine getirilir.
 Eğer insanlar hala şirk ve bid’atlardan vazgeçmiyorlarsa, imamın izni ve sağladığı kuvvetlerle, gerekirse savaşılarak kötülüğün giderilmesine çalışılır.
 Söz konusu anlayış doğrultusunda Vehhâbîler, cihat adı altında Osmanlı Devleti’ne, Hicaz hükümetine, Şiîlere ve diğer rakiplerine karşı sıcak bir mücadele yürütmüşlerdi.
 Bu süreçte, kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları tekfir etmede acelecilikleri, şiddet uygulamaları, işgal ettikleri yerlerde halk üzerindeki baskıları, onarılmaz tahripleri, Vehhâbileri sanki apayrı bir mezhep gibi tarihe yansıtmıştır.
 Müslümanları tekfir ederek canlarını ve mallarını helal saymaları nedeniyle Hâricîlik’le vasıflanmışlar, türbe ve kabirleri tahrip etmeleri nedeniyle ‘mezar yıkıcılar’ olarak adlandırılmışlar, fıkıh mezheplerine bağlı medreseleri kapatmaları, tarikat faaliyetlerini yasaklamaları, kütüphanelerdeki fıkıh ve tasavvuf eserlerini yakmaları nedeniyle müslüman kamuoyunun öfkesini kazanmışlardı.
 Bu açıklamalar ışığında Vehhabîler’deki Osmanlı aleyhtarlığının nedenleri hakkında bir değerlendirme yapabilir misiniz?
 Diyobend ulemâsının özellikle üzerinde durduğu husus, İslâm’ın tüm yabancı unsurlardan arındırılmasıydı.
 Bundan dolayı, itikadi sapmalara, Hinduizm’den kaynaklanan batıl inançlara şiddetle karşı çıkmışlar, asli kaynaklardaki esas ve uygulamalar üzerine kurulu bir hayat tarzı olarak İslâm’ı anlamışlar ve zamana bağlı değişikliklere pek önem vermemişlerdir.
 Dârülulûm’da ilk zamanlar felsefe, mantık gibi ilimler okutulurken 1880’den sonra bunlar müfredattan çıkarılmıştır.
 Nakşîbendîliğin etkin olduğu Diyobend medreselerinde hocalarla talebeler arasında çok defa şeyh-mürid ilişkisi söz konusudur.
 Fakat Diyobendîler, tarikatı bir taklit anlayışıyla değil, bir eğitim ve yaşama biçimi olarak ele almışlar, medrese müfredatı içinde tasavvufi eğitime de yer vermişlerdir.
 Bugün Pakistan, Hindistan ve Afganistan’da Diyobend medreselerinin sayısının on binlere ulaştığı tahmin edilmektedir.
 Ayrıca bu hareket, kurmuş olduğu siyasi partilerle bu ülkelerde politik alanda da etkin olmayı hedeflemektedir.
 Cemaat-i Tebliğ, kökeni Diyobendîliğe dayanan ve bugün küresel çapta faaliyetleri olan bir cemaattir.
 1926’da Delhi’nin güneybatısındaki Mevat’ta cemaati kuran Mevlâna Muhammed İlyas Kandehlevî, Diyobend Dârülulûmu mezunudur.
 Medrese faaliyetlerini halkın ıslahı için yeterli görmeyen Mevlâna İlyas ve oğlu Mevlâna Yusuf, bugün cemaat mensuplarının bütün dünyada uyguladıkları tebliğ yöntemlerini geliştirmişlerdir.
 Cemaatin altı prensibinden birisi olan tebliğ yapmak için dünyevi işlerinden gönüllü olarak zaman ayırmayı taahhüt eden kişiler cemaate alınır ve eğitilerek bir tebliğ grubunda görevlendirilir.
 Vaktin tasadduku anlamındaki bu ilke uyarınca cemaat üyesi, tebliğ için kırk gününü ayırarak, kapı kapı, şehir şehir, ülke ülke dolaşıp zamanından, parasından ve rahatından fedakârlıkta bulunacak, böylece Hz. Peygamber’in izinden gitmiş olacak ve hizmetlerinin karşılığını almayı ahirete bırakacaktır.
 Üyelere titizlikle siyasetten uzak durmaları ve başta Hayâtü’s-Sahâbe olmak üzere cemaat mensubu birkaç alimin kitaplarından başkasını okumamaları tavsiye edilir.
 Gayr-i müslimler arasında tebliğ çalışması yapmazlar, dergi ya da akademik yayınları tebliğ aracı olarak kullanmazlar.
 İçlerinden, Müslümanların karşılaştığı çağdaş sorunlara çözümler sunabilecek herhangi bir aydın ve alim yetiştirememişlerdir.
 Bütün bunlara rağmen Cemaat-i Tebliğ günümüzün en önemli uluslararası İslâmi hareketlerinden birisi olmaya devam etmektedir.
 Tâlibân, Pakistan ile Afganistan’daki geleneksel Diyobend medreselerinde dini eğitim gören öğrencilere verilen isimdir.
 1979 Sovyet işgaline karşı başlatılan sıcak mücadelede yer alan ve büyük yararlılıklar gösteren medrese öğrencileri, Sovyet ordusunun 1988’de çekilmesinden sonra medreselerine dönmüşlerdi.
 Fakat işgalden sonra Müslüman gruplar arasında başgösteren iç savaş Afganistan’ı istikrarsızlaştırınca, tâliban medreseden çıktı ve örgütlenip silahlanarak 1995 yılından itibaren ülkenin büyük bölümünü ele geçirdi.
 Tâlibân hareketinin, kendilerinden olmayanları dışlayıcı, baskıcı, dar görüşlü ve şiddete dayalı fikir ve uygulamalarına bakıldığında, Hâricî zihniyet yapısının bu oluşum üzerinde etkili olduğu görülecektir.
 Oysa Tâlibân, Hanefî’dir.
 Daha çok nakilci ekollerde görülen inanç ve davranış modellerinin Hanefîlik gibi aklîliği önemseyen bir ekolün mensuplarında gözükmesi enteresandır.
2. Tarikat Geleneğine Yaslanan Oluşumlar:
 İnsanın zikir ve riyazet yoluyla manevi dünyasını her türlü günah ve kötü huydan arındırmasının, benliğini ahlakî bakımdan yükseltmesinin ve böylece Allah’ın rızasını kazanmasının bir metodu olan tasavvuf, tarihi süreç içinde tarikat adı altında kurumsallaşan yapılarda yaşanmaya ve yaşatılmaya çalışılmıştır.
 Mertebeler de, gavslar, kutublar, abdallar, yediler, kırklar, şeyhler, dervişler olarak şekil almaktadır.
 Tarikat geleneğine yaslanan oluşumlara, Hint alt kıtasının en büyük dini teşkilatlarından birisi olan Birelviye özgün bir örnek olabilir.
 Birelviye cemaati adını, kurucusu olan Ahmed Rıza Han Birelvî’den (1856–1821) almaktadır.
 Bu cemaatte de Diyobendiye’de olduğu gibi medrese-tarikat birlikteliği mevcuttur.
 Farklılık şu ki, Diyobendî düşüncede medrese geleneği baskın iken Birelviye’de tarikat geleneği baskındır.
 Hz. Muhammed’in Allah’ın nurundan bir nur olduğunu söylemesi, yine Hz. Peygamber’in geçmiş ve gelecekle ilgili gaybî bilgiye sahip olduğunu ileri sürmesi, vefatından sonra da her yerde hâzır ve nâzır olduğunu, dünya hayatı gibi bir hayatının bulunduğunu, bu özelliğiyle dünya işlerine her an müdahale edebildiğini iddia etmesi, Hz. Peygamber’de bulunan tüm bu özelliklerin evliyâda da bulunabileceğini bildirmesi Ahmed Rıza Han’a karşı Hint ulemâsının ciddi tepkisine yol açtı.
 Birelvîler kendilerine Cemaat-i Ehl-i Sünnet adını vermektedirler.
16
 Sünnî hadis külliyâtına büyük bir inançla sahip çıkmaktadırlar. Görkemli mevlid kutlamalarına, türbelerin ihya ve inşasıyla kabir ziyaretlerine ayrı bir önem atfetmektedirler.
3. Islahatçı Oluşumlar: Kültürel Islahatçılık:
 Said Nursî (1873–1960), hayatının ilk döneminde anayasa ve özgürlük hareketlerini desteklemiş, bu yüzden padişahla ters düşmüş, çeşitli siyasal partilerde görevler almış biridir.
 Siyasal Islahatçılık: Siyasal ıslahatçılık ise kültürel ıslahatçılığın aksine, işe toplumun üst tabakalarından başlar. Devlet yönetiminde yer almak ve dolayısıyla devletin organlarını ıslahat gayesiyle kullanmak bu hareket için bir öncelik arz etmektedir. Sivil yapılanmadan ziyade politik oluşumlar çok daha önemsenir bu harekette.1928 yılında Mısır’da Hasan el-Benna tarafından kurulan Müslüman Kardeşler bu alanın en önemli temsilcilerindendir. Müslüman Kardeşler, sanılanın aksine, her zaman siyasi bir özellik taşımıştır. Hatta Hasan el-Benna Müslüman Kardeşleri sünni, selefi, ilmi, ekonomik ve sosyal bir “şirket” olarak nitelendirmiştir. Müslüman Kardeşler birçok Müslüman toplumda yankı bulmuş ve etki alanı genişleyen bir cemaat haline gelmiştir. Siyasal Islahatçılığın bir diğer örneği ise İngiliz mandası altındaki Hindistan’da Ebu-A’la Mevdudi’nin çağrısıyla kurulan Cemaat-i İslami’dir
 Siyasal İslâmcılık nitelemesiyle de karşılanan siyasal ıslahatçılık, kültürel ıslahatçılığın aksine tavandan tabana doğru bir ıslahat programı öngörmektedir. Arap ülkelerindeki İhvân-ı Müslimîn hareketidir.
 İhvân-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) teşkilatı, Mısırlı bir öğretmen olan Hasan el-Bennâ (1906–1949) öncülüğünde 1928 yılında İsmailiye’de kuruldu.
 1933’de merkezini Kahire’ye taşıdı.
 Siyasi, ilmi, sportif, kültürel ve sosyal alanlarda faaliyet gösteren bir teşkilat olarak gelişti.
 Kuruluşundan itibaren içeride örtülü İngiliz sömürgeciliğine karşı tam bağımsızlığı savundu.
 Filistin sorunuyla yakından ilgilendi. İhvân-ı Müslimîn hareketi, bir kısmı ılımlı, bir kısmı da etkin mücadele yanlısı gruplarca yürütüldü. Seyyid Kutub, Muhammed Kutub, Muhammed Gazâlî, Zeyneb Gazâlî, Abdülkadir Ûdeh ve Mustafa Sıbâî gibi fikir ve hareket insanlarının yazdıkları eserler, Türkiye dâhil birçok İslâm ülkesinde ilgiyle takip edilmiştir.
 Cemaat-i İslâmî hareketi, Hint alt kıtasında İhvân-ı Müslimîn’in muadili sayılabilir.
 Esas mesleği gazetecilik olan fakat dini ilimlerde ihtisası bulunan ve dilimize çevrilmiş çok sayıdaki eseriyle Türkiye’de tanınan Ebû’l-A’lâ Mevdûdî (1903–1979), Cemaat-i İslâmî adını verdiği teşkilatı Lahor’da 1941 yılında kurdu.
 Teşkilatın gayesi, Hindistan’dan ayrı, tamamen Müslümanların yönetiminde, İslâm âlemine ve tüm dünyaya örnek olacak bir İslâm devleti kurmaktı.
 Seyyid Kutub (1906–1966) radikal siyasal İslâmcılığın sembol ismi olarak hatırlanmaktadır.
 Kutub, hayatının ilk döneminde daha çok sol kesimlerle irtibattaydı.
 Eğitim araştırmaları yapmak için gönderildiği ABD’de fikri değişim yaşadı ve batılı ideolojilere cephe aldı.
 1953 yılında İhvân-ı Müslimîn’e katıldı ve teşkilatın yayın dairesi başkanlığını üstlendi.
 Bu sürede meşhur tefsiri Fî Zılâli’l-Kur’ân’ı yazmaya başladı.
 1964’deki tahliyesinden sonra kaleme aldığı Yoldaki İşaretler (Me’âlim fî’t-Tarîk) adlı radikal İslâmcılığın rehber kitabı sayılan eserindeki fikirlerinden dolayı ve İhvân’ı canlandırma faaliyeti suçlamasıyla 1965’de tekrar tutuklandı ve idam cezasına çarptırıldı.
 Ceza, İslâm dünyasından gelen yoğun tepkilere rağmen 1966 Ağustos’unda infaz edildi.
 Kutub’un kasdetmediği boyutlarda onun fikirlerini bazıları yorumladılar.
 Uzlaşmacılıkla suçladıkları İhvân’dan koptular.
 Şiddet yanlısı ve dışlamacı tutumlara sahip marjinal oluşumlara kaydılar.
 Bazısı câhilî saydığı toplumdan kendisini tamamen soyutladı.
 Camileri terkettiler.
 Okudukları okulları, çalıştıkları devlet memuriyetlerini bıraktılar.
 Bazıları bombalama, adam kaçırma ve suikast eylemleriyle gündeme geldi.
 Eğitimci Dr. Salih Seriyye’nin (ö. 1974) akademi hareketi, ziraat mühendisi Şükrî Mustafa’nın (ö. 1978) Tekfir ve’l-Hicre cemaati, elektrik mühendisi Abdüsselam Ferec’in (ö. 1982) ve tıp doktoru Eymen Zevâhirî’nin Cihad teşkilatları bu tür oluşumlardandır.
 1979’daki İran İslâm devriminin, Şii müslümanların bir başarısı olmasına rağmen Sünnî kökenli radikal hareketlerde yarattığı heyecan ve coşku yadsınamaz.
 Yine 1979–1988 yılları arasında Sovyet işgali karşısında Afganistan’da yürütülen ve kazanılan silahlı mücadelenin de aynı kesimlere belli bir özgüven kazandırdığı kesindir.
4. Modernist Oluşumlar:
 Batı’da Modernizm anahatlarıyla XIX. yüzyılın ikinci yarısında ve XX. yüzyılın ilk çeyreğinde hüküm sürmüştür.
 İslâm modernizmi “bugüne İslâm diye gelen din” hakkında sorgulama yaparken doğal olarak İslâm’ın kitabı olan Kur’ân’ı tek ölçüt olarak ele almaktadır.
 Zira Kur’ân, yorumlamada her ne kadar geleneksel dini ilimlerin tahrifatına uğramış olsa da, metin olarak bozulmadan bugüne intikal etmiştir.
 Bu kaynak dışında, başta sünneti oluşturan hadisler olmak üzere fıkhî, kelâmî, mezhebî, tasavvufî tüm dini metinler ve bu metinler etrafında oluşmuş usuller, anlayışlar ve kurumlar modernistlerin tenkit odakları olmaktadırlar.
 Modernistlere göre sadece Kur’ân’dan ilham alınarak çağdaş sorunların üstesinden gelinebilir.
 İslâmiyet’in yeniden zamana damgasını vurması ancak bu metotla gerçekleşebilir.
a. Metinselci Modernizm:
17
 Temel kaynak olarak Kur’ân’a yapılan söz konusu güçlü vurgu, Kur’ân İslâmcılığı, Kur’ân’a Dönüşçülük, Kur’âniyye (Kur’ânizm) gibi isimlerle adlandırıldı.
 Seyyid Ahmed Han ve Muhammed Abduh’dan başka, Mısır’da Muhammed Tevfik Sıdkî (ö. 1920) ve günümüzde Ahmed Subhî Mansur, Pakistan’da Ahmed Perviz (ö. 1985) bu ekolün tanınan isimleridir.
 Ekol mensupları, Kur’ân ayetlerinin metinsel manalarını tümüyle umumi ve evrensel kabul ettiler ve ayetleri ‘güncelleştirme’ yoluyla çözümü aranan çağdaş olaylara tatbik ettiler.
 Bu güncelleştirme işleminde sünnetin belirleyiciliği çok dar çerçevede kaldı.
 Onun yerine, ulaşılmak istenen “çağdaş maslahatlar” belirleyici oldu.
b. Tarihselci Modernizm:
 Kur’ân’ın indiği tarihsel şartları” görmezden gelerek güncelleştirme işlemini yaptıkları için eleştirmektedir.
 Doğrusu, Kur’ân’daki hükümlerin gerçek sebeplerini anlayabilmek için o tarihi dönemin şartlarına gidilmelidir.
 Bu sebepler ve şartlar anlaşıldıktan sonra çağımıza uygun hükümler Kur’ân temelli olarak türetilmelidir.
 Pakistanlı düşünür ve ilim adamı Fazlurrahman, tarihselci İslâm modernizminin öncüsü sayılmaktadır.
 Fazlurrahman (1919–1988), geleneksel medrese tahsili ve hafızlıktan sonra Pencap Üniversitesi Arap Dili bölümünden mezun oldu. Doktorasını Oxford Üniversitesi’ne İbn Sina felsefesi üzerine yaptı.
 Durham, Mc Gill ve en son Chicago üniversitelerinde çalıştı.
 1961’de Pakistan hükümetinin davetiyle Karaçi İslâm Araştırmaları Enstitüsü’nde misafir profesör olarak ders verdi.
 Sonra bu kurumun müdürlüğüne atandı. 1968’e kadarki bu sürede yirmiden fazla makale ve iki kitap çıkardı.
 İslâm adlı eserinde İslâm düşünce tarihiyle adeta hesaplaşıyordu.
 Bu kitaptaki bazı fikirlerinden dolayı başına ödül konularak katli istendi.
 Tarihselci yöntem Fazlurrahman’dan sonra bazı farklılıklarla da olsa Muhammed Âbid Câbirî (ö. 2010), Hasan Hanefî, Muhammed Arkoun, Nasr Hâmid Ebû Zeyd gibi isimlerce savunuldu.
5. Modernizm Karşıtı Çağdaş Bir Söylem Olarak Gelenekselcilik:
 Gelenekselcilere göre, toplumun tüm hücrelerinde mevcut olan gelenek, vahiyle başlar ve toplumun en alt katmanındaki folklorik bir malzemeye kadar sirayet eder.
 Modernleşen, dolayısıyla sekülerleşen toplumlar dini değerlerden uzaklaşmışlardır.
 İslâm’ın en son ve tek gerçek din olduğunu söyleyen geleneksel İslâmi düşünceyle bağdaşmamaktadır.
 Rene Guenon ya da diğer ismiyle Abdülvâhid Yahya (ö. 1951), Frithjof Schuon ya da diğer ismiyle Şeyh İsa Nûreddîn Ahmed Şâzelî Meryemî (ö. 1998), Martin Lings ya da diğer ismiyle Ebûbekir Sirâcüddîn (ö. 2005) ve William Chittick bu ekolün önde gelen isimleridir. Türkiye’de ise daha çok İranlı düşünür ve ilim adamı Seyyid Hüseyin Nasr vasıtasıyla bu ekol tanınmaktadır.
 Son yıllardaki dinler arası diyalog düşüncesi, büyük ölçüde gelenekselci tezlerden beslenmektedir.
E. GÜNÜMÜZ TÜRKİYE’SİNDE DİNİ GRUPLAR VE YORUMLARI
1. GAYRI MÜSLİM GRUPLAR:
 Hıristiyanlar; Rum Ortodoks, Ermeni Apostolik (Gregoriyen), Süryani Ortodoks, Katolik ve Protestan cemaatlerden ve Yahudiler de, başlıca Sefarad’lar ve Aşkenazi Musevi cemaatlerinden oluşmaktadır.
 İstatistiksel rakamlar değişmekle birlikte, anlaşılan Türkiye’deki Ortodoks Rumların toplam sayısı 4.000, Süryanilerin Protestanların 3000, Gregoriyen Ermenilerin 65.000, Yahudilerin Bahailerin 10.000, Yezidilerin 5.000, Yahova Şahitlerinin ise 3.300 dolaylarındadır.
 Ayrıca oldukça az sayıda Keldanî, Nesturi, Bulgar Ortodoks, Gürcü, Maroni ve Roma Katolik kiliselerinin mensupları ve hatta Hindûlar da mevcuttur.
 Nitekim Türkiye’de 100 kadar Hindû dinine mensup ailenin yaşadığı ve bunların fert olarak toplam sayılarının 250 olduğu anlaşılmaktadır.
 Türkiye’deki Yahudilerin yaklaşık 22.000’i İstanbul’da, 2.000’i İzmir’de ve geri kalan kısmı da Ankara ve Adana’da yaşamaktadır.
 Bu Yahudi topluluğunun büyük bölümü yani yaklaşık % 96’sı Sefarad’tır.
 Bunlar XV. yüzyılda İspanya’daki Engizisyondan kaçarak Osmanlı İmparatorluğuna sığınan Yahudilerdir.
 Türkiye’deki Yahudilerin %4’ü ise, Aşkenaz Musevisi olup, bunların toplam sayısı da 1.000 dolaylarındadır.
 Türkiye’de, çok az sayıda Karaim mezhebine bağlı Musevi de bulunmaktadır.
 Karaimler İstanbul’da yaşamaktadır. Esasen Türkiye’deki gayrı Müslimlerin büyük bölümü İstanbul’dadır.
 Nitekim Fener Rum Patrikhanesi’nin merkezi de, 1453’ten bu yana İstanbul’da bulunmaktadır.
 Antakya’da bir Ortodoks Patrikliği mevcuttur.
 Türkiye’de, bir Türk Ortodoks Patrikliği de bulunuyor, ancak onun pek cemaatinin olmadığından söz ediliyor.
 Ermeni Patrikhanesinin merkezi 1461’den bu yana İstanbul’dadır.
 İstanbul’da ayrıca Katolik Ermeni Kilisesi ve Evangelik Ermeni Kilisesi mevcut olup, Türkiye’deki Ermeniler bu üç kiliseye bölünmüştür.
 Türkiye’de başta İstanbul olmak üzere muhtelif yerlerde Hıristiyanlara ve Yahudilere ait birçok kilise, sinagog ve sayıları 161’e erişen çeşitli vakıflar bulunmaktadır.
 Bu vakıfların 61’i Fener Patrikhanesine, 50’si Ermeni Patrikhanesine, 20’si de Yahudilere aittir.
 Süryani, Keldani, Bulgar Ortodoks, Gürcü ve Maronilerin de vakıfları mevcuttur.
 Türkiye’deki Hıristiyan misyonerlerin sayısının 1.100 dolaylarında olduğu sanılmaktadır.
2. MÜSLÜMAN GRUPLAR:
 Türkiye’deki dinî grupların en büyüğü Müslüman Türklere aittir.
 Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşlarının çok büyük bölümü (% 99.8) İslam dinine mensuptur.
 Yine de, meselâ bir kanaat araştırmasını sonuçlarına göre, Türkiye’de bir dine inanların oranı % 96.8 olup, %3.2 bir dine inanmadığını ifade etmektedir.
18
 Ana Müslüman grubun büyük alt grubu Sünnîlerden oluşuyor.
 Sünni grubun büyük bölümü Maturidî-Hanefi mezhebine mensup olup, ona Şafiiler ekleniyor.
 İkinci küme, Alevi-Bektaşi, Tahtacı, Şiî-Caferi, Ehli Hak, Nusayrî, Yezidî heterodoks alt- gruplarından oluşuyor.
 İstatistiksel kestiriler, Türkiye’deki Müslüman heterodoks grupların toplam ülke nüfusunun % 10’u ile % 20’i arasında değişen bir sayıda olduğunu öne sürüyor.
 Nitekim meselâ D. Shankland’a göre, Türkiye’deki Alevilerin oranı % 15 (10.6 milyon) tir.
3. TARİKAT, CEMAATLER VE GRUPLAR:
 Türkiye’de, bir bakıma tarikatları, merkeziyetçi bir anlayışla din ve toplumu ve hatta devleti birleştirmeye çalışarak, fonksiyonel olarak dini bir toplumsal kontrol mekanizması şeklinde işleten tekelci eğilime karşı dinî kendiliğindenliğin tepkisel bir tezahürü olarak görmek de gerekiyor.
 Tüm mistik oluşumlar bir şekilde tepkisel bir özelliğe sahip bulunuyor.
 Bu tepkisel özellik, tarikatların bünyelerinde Milenarist hareketlerin (her bin yılda bir kıyametin geleceğini ve insanlardaki bu inancı pekiştiren topluluk) Mehdici kurtuluş inancı ve ideolojisine oldukça sık ve güçlü bir biçimde yer vermiş olmalarından yahut sıklıkla itiraz ve protesto işlevlerini üstlenmiş bulunmalarından da anlaşılıyor.
 Halidi Nakşibendîlik, Sünnî eğilimlere de güçlü bir biçimde yer vererek sadece Osmanlı İmparatorluğunda değil fakat bütün İslâm dünyasında Batı etkisi altındaki değişimlere karşı en güçlü tepkiyi dile getirdiği gibi, Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluş döneminde değişime tepkiye de anlaşılan o öncülük etmiş bulunmaktadır.
 1940’lı yıllar saldırgan tarikat olaylarına sahne olmaktan geri durmamış; Halvetîliğin Berberî kanadını oluşturan Ticanîliğin Türkiye’deki uzantısının Cumhuriyete saldırgan tavırları dikkati çekmiş; 1941’lerde anıtlara saldırıları 1946’larda Türkçe ezanı tenkitler izlemiş, benzeri eylemler müteakip dönemde de sürmüştür.
 Bu dönemin güçlü Nakşî şeyhleri olan Abdülhakim Arvasî (Ölm. 1953) ve Mehmet Zahit Kotku dikkati çekmekte; 1920’ler ve sonraki döneme damgasını vuran bir başka Nakşibendî kaynaklı oluşum da Doğu Anadolu’da Van yöresinde, Halidî Nakşibendi medreselerinde yetişmiş bulunan Said-i Nursî’nin (ölm. 1960) fikirleri ve eylemi etrafında gelişen ve Cumhuriyet dönemi dinî-mistik hareketleri arasındaki yerini güçlü bir biçimde almaş olan Nurculuk hareketi olmaktadır.
 Türkiye’de Nakşîbendîllik, Halvetîlik, Kadirîlik ve Rıfaîlik varlıklarını bu yolla güçlü bir şekilde sürdürebiliyorlar.
 Bektaşilik ve Mevlevîlik, gizliden devam eden tekkelere sahip olmadıklarından varlıkları ve geleneklerini öyle pek güçlü bir biçimde korumayı başarabilmiş görünmüyorlar.
 Buna karşılık, Gümüşhanevîye şubesi daha sonra dergâhını İskender Paşa Camiine taşımış ve cemaat müteakip dönemde bu camiin adı ile bütünleştirilmiştir.
 Yine Müceddidi kolundan H. Hilmi Işık, uzun süre Arvasî’nin yanında bulunmuş, ölümünden sonra şeyhlik icazetini, Üsküdar ve Kadıköy’de Müftülük yapmış oğlundan almıştı.
 Arvasî, müritlerine Rabbanî’nin Mektubat’ını okumalarını tavsiye ediyordu.
 1980 ihtilâli sonrası dönem, Cumhuriyet Türkiye’sinde tarikatların canlanışının “altın dönemi” olarak karakterize oldu.
 Böylece, Türkiye’de Cumhuriyet döneminde kanunî yasağa rağmen tarikatların önemli bir bölümü, tepkisel bir biçimde yeniden canlanmaya ve faaliyetlerini değişen şartlarda alenî bir gösteriye dönüştürmeye başladılar.
 Sünnîlikle uyumlu eski sûfi tarikat geleneğinin daha sıkı bir devamı olarak 1950’lerden sonraki dönemde Nakşibendîliğin özellikle Halidiyye kolu önemli gelişmeler kaydetti.
 Dağıstanî (Ölm. 1936), Kotku (Ölm.1980), M. S. Ramazanoğlu, M. Ustaosmanoğlu ve M. Raşid Erol gibi şeyhlerin faaliyetleri, İs-kender Paşa Cemaati, Erenköy Cemaati, İsmail Ağa Cemaati ve Menzil Dergâhı gibi adlarla anılan Nakşibendî cemaatlerinin oluşumuna imkân verdi.
 Halidî Nakşilikten, tam hidayetin Mehdî zamanında olacağı beklentisi ile bir dinî kurtuluş hareketi özelliğine sahip Menzil dergâhı, köylü bir tarikatın, 1970’li yıllardan itibaren ülke çapında çok büyük bir cazibe merkezine dönüşümünün tipik bir örneğini sunuyor.
 Cerrahîler alt-orta ve üst-orta tabakalara dayanan tarikatlar birer ara form olarak uyum mekanizması fonksiyonu görmek suretiyle önemlerini artırmışlardır.
 Halk kültürü düzeyinde, meselâ Erzurum yöresinde, Alvarlı Mehmet Efe örneğinde görüldüğü üzere, coşkulu şiirsel anlatıma dayalı ilâhileri ile sûfîler, bir şekilde Cumhuriyet dönemi Türk din hayatı ve kültürüne bir çeşitlilik ve zenginlik katarak damgalarını vurdular. Öte yandan, yine Osmanlının bir devamı olarak Cumhuriyet döneminde, İsmail Fennî Ertuğrul ve Kenan Rufaî (Ölm. 1950) örneklerinde gözlendiği üzere, entelektüel tasavvuf özentileri de, cılız da olsa, eksik olmadı.
4. YENİ OLUŞUMLAR:
 Cumhuriyet döneminin hızlı değişim ve tepki ortamı, kaynağını tasavvuftan alan, ancak geleneksel tarikatlardan oldukça farklı, yeni tip yapı biçimlerine ve böylece oluşan yeni grup, cemaat ve hareketlere kaynaklık etti.
 Bu çerçevede, Müceddidî Nakşî çevrelerden gelmiş bulunan dinî-mistik- karizmatik önder tipler ve bunların başlattıkları dinî-mistik- oluşumlar olan Nurculuk, Süleymancılık ve Işıkçılıktır…

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.